13 Eylül 2009 Pazar

bıyıklı referandum

Mustafa Kemal Atatürk'ün kurduğu modern cumhuriyetin başkenti Ankara. Pek çok sıkıntı çekti bugüne kadar bu güzel Anadolu şehri, ama hiçbiri son 15 senede olduğu kadar etkili olmadı. Zira demokrasinin yılmaz savunucusu (!)yeşil sermaye adamları tarafından yönetilen bu şehir, bugün özgürlüklüklerini kaybetme noktasına geldi. Suyunu zaten kaybetmişti, belirli dönemlerde seçimlerde oylarını da kaybetti çuvallar içinde Ankara. Sıra maluma geldi 15 koca yıl sonunda.

Olay en Çankaya Belediyesi'nin 7. caddeyi trafiğe kapatma istemiyle başlıyor. Ulusal kesmin Ankara'da Laikliğin kalesi diyerek övündüğü ve gözü kapalı desteklediği şu belediye. Rüşvet skandalıyla sarsılan ve CHP tarafından dahi desteklenmeyen bir eski belediye başkanının çok değil, geçen seçimlere kadar yönettiği Ankara'nın dev ilçesi.

Büyükşehir Belediye Başkanı da halka soralım önerisi getiriyor arkasında başka hesaplarla beraber. Çankayayı yönetenler de mutlu, şüphelenmiyorlar her daim kendilerini devirmek isteyen Melih Gökçek'in, bu sefer ne demeye yardımcı olmak istediğine. Yetmiyor, Atatürk'ün ülkeyi teslim ettiği insanlar il genel meclisinde uyuyorlar ve referanduma içkili mekanları kaldırma temalı soru da ekleniyor. İl gelen meclisinin CHP'li üyeleri uyandığı zaman referandum için gerekli tarihler çoktan belirlenmiş, artık geri dönüşü olmayan yola girilmiş oluyor.

En nihayetinde ne ilginçtir ki, bu referandum için 20 eylül, yani Ramazan Bayramının ilk günü seçiliyor. Hani alkolü de, inancını da bir arada götürebilen bireylerin dahi alkol konusunda çekimser oy verebilecekleri bir gün. Geri kalanın fikirleri ve beyanatları zaten korkutucu.

Demokrasinin korkutucu yüzü bir kez daha Ankara'da, Melih Gökçek üzerinden izlenebilir bu aralar. Her beğenilmeyen sonuçlara sebep olan seçimde demokrasi Adolf Hitler ve Nazi Almanya'sı üzerinden eleştirilir. Nazi İmparatorluğu yıkılırken, tepedekiler Alman halkını suçlamaktaydı. Yani esasen burada Melih Gökçek'in bir kaybı yok, Ankara'lı demokrasi adı altında gelecğeini kaybediyor. Dİğer yandan ana muhalefet uykuda zaten. iktidar ve ana muhalefetin son yerel seçim sonrasında %63 civarındaydı. Bu iki partinin de başkentte örnekleri bunlar. Seçmenlerin bu kadar büyük bir kısmının tercih edip, seçtiği adayların şuursuzluğunu, basiretsizliğini gördükçe insan üzülüyor.

Son olarak demokrasi üzerinde düşünülmesi gereken bir kavram. Her daim topluma refah getirmiyor. Toplumu da belirli bir bilinç düzeyine getirmek korkunç bir zaman kaybı, bunu yaparken bugünü ve yakın geleceği kaybetmek mümkün. Siyaset bilimcilerin, filozofların tartışması gereken artık demokrasinin alternatifinin ne olacağıdır.

05 Ağustos 2009 Çarşamba

Sivil Körlük (KRONİK MUHALİF'TE YAYINLANMIŞTIR)

Biz sokaklarında üniformalılardan korkmadan yürüyebildiğimiz, kendimiz olabildiğimiz için eleştirilmediğimiz bir ülkenin hayalini kurarak sanırım hata yapıyoruz. Hatta hatalarımızı başkalarına alet olarak besliyor ve zaten tıkanmış olan sistemi belki de özgürlük, eşitlik, ifadenin değeri gibi kavramlardan bihaber insanlarla aynı safta olarak, bir durumun, bir oluşun gizli öznesi oluyoruz. Salim Kadıbeşegil bir söyleşide 2000'lerin kaderini sivil toplum örgütlerinin belirleyeceğini ve günümüzde bir sivil toplum örgütüne üye değilsek zamanın gerisinde yaşadığımızı belirtiyordu. Bunun ne denli doğru olduğunu tartışmaya gerek yok. Yaşama, emeğe, doğaya ve insana değer veren bir siyasi partiyi Türkiye'deki mevcut seçtirmeyen seçim sisteminde barajın üstünde bulmak da oraya yerleştirmek de neredeyse imkansız.

Sivil toplum kuruluşları ise tam bu noktada devreye giriyorlar ve bir temsilcisini barajdan geçirseler bile büyük hegemonya savaşları arasında kaybolan kaygı, düşünce ya da tekliflerini halka duyurmayı deniyorlar. Oluşan toplumsal ilgi nedeniyle de, medya da şans eseri yer verdiyse, konu meclisin gündemine alt sıralardan da olsa giriyor; ancak burada karanlık bir durum var. İletişimcilerin “gate keeping” olarak adlandırdığı ve neyin haber olacağına veya neyin asla haber olamayacağına karar veren sistem nedense Sivil Toplum Kuruluşları'nı garip bir hiyerarşiyle değerlendiriyor ve ekonomik kaygıları olan STK'ları geriye atarak o dönem ülkeyi ilgilendiren konularla ilgili eylem ya da bildirilere yer veriyor. Kısacası bu kuruluşlar garip bir biçimde hakimiyet savaşı veren ideolojilerden herhangi birine çanak tutar hale geliyor.

Sivil organizasyonlar işte tam da bu noktada kendilerini tanımlama mecburiyetiyle karşılaşıyorlar. Bugün Hrant Dink Cinayeti, Ergenekon Davası gibi süreçlerin de devreye girmesiyle sayıları gün geçtikçe artan STK'lar arasında ayrım yapabilmek neredeyse imkansız hale geldi. Aslına bakarsanız STK'ların genel prensipleri ortak noktalarda toplanıyor. Eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik, çetelere hayır diyen, çoğunlukla militarizmden rahatsız ve çok sesliliği savunan bu örgütlerden herhangi birinin manifestosuna ya da kuruluş felsefesine baktığınızda gördüğünüz şey belirli kavramların tekrarından ibaret. Elbette bu eşitlik, özgürlük gibi kavramlar özgür bir toplumun genel gereksinimleri; ancak her şeyin ekonomi olduğu bir evrende, alt yapıyla ilgili fikrini belirlememiş, düşüncelerine ekonomik bir taban uyduramayan STK'lar cılız ve ciddiye alınmayı hak etmeyen kuruluşlar olarak kalıyorlar. Öyle ki küresel sermayeyle mücadele eden doğa örgütleri bile çoğu siyasi perspektifli sivil toplum örgütünden daha temelli, daha güçlü politikalara sahip.

Bizim medyamızda yer bulan STK'lar ise garip bir biçimde ya Türban sorunu ya da Ergenekon'la gündeme gelebiliyorlar. Her gün sokağa çıkan kimi örgütler ise küresel sermayeyi tehdit ettiklerinden kendilerini zincirleseler de Kanal D'nin ya da ATV'nin akşam haberlerinde yer bulamıyorlar. Reklam payı ile demokrasi arasındaki seçim doğal olarak reklam payından yana oluyor medyayı bir güç değil bir yatırım olarak gören medya patronları ve muhtemelen onların yerine yayın politikalarını belirleyen Ertuğrul Özkök benzeri adamlar için.

Bugün Sivil Toplum Kuruluşları'na düşen temel görev önce kendilerini tanımlayıp artık bir şekilde kalıplaşmış kimi liberal sıfatların ötesine geçmektir. Yoksa birbirine benzeyen onlarca organizasyonun sokaklarda vakit öldürdüğü bir döneme doğru gideriz. Temelsiz, politika üretmeyen, politikacılarca dikkate alınmayan, muhtemelen AKP'nin demokratikleşme adını verdiği süreçte maşa haline gelen, Dink'i öldürenler bulunsun, darbeciler yakalansın derken artık AKP'lilerin de kabul ettiği karşı devrimin bir parçası olan STK'lar ise muhalif olmanın temel gereksinimlerinden uzaklaşıp bir faşizmden ötekine geçiş sürecinde kullanılmış olurlar.

Günümüzde CHP'lilerin döneklikle, liberal ve solcu kesimin AKP'li olduktan sonra iyice sünni müslüman kültürün temsilcisi haline gelmekle, AKP'lilerin yeterince AKP'li olamamakla suçladıkları, sözde entelektüel kaygılarla bir iki iş yapıp bunun dışında memur gibi çalışan Ertuğrul Günay'ın karışık ve sorunlu portresiyle Türkiye'deki STK'ların portrelerinin karışmaması için, 2 Temmuz'da bildiri yayınlamak bir yana ajandasında Sivas Katliamı'na yer vermeyip AKP'nin gençlik kolları gibi çalışan STK'ların yakın zamanda aslında neye hizmet ettiklerini, kime yakınlaşmayı denediklerini açıklamaları gerekiyor. STK'lar her ne kadar özgürlük ya da eşitlikle özdeşleştirseler de kendilerini bir şekilde sol, sağ, kürt, alevi ya da başka mezheplerden gruplara yakınlaştırıyorlar. Söylemlerini belirli bir grup üzerinde yoğunlaştırıyorlar istemeden de olsa. Belki de siyasi olarak doğrucu bir yaklaşım oluşturularsa Türkiye'de STK'lar daha ciddiye alınır kurumlar haline gelirler biz de TSK'ya tapan değil de sivil çıkarları koruyan örgütlere güvenen bir topluma kavuşur demokrasimizi polislere ya da askerlere değil, çoğulcu katılımcı politikaları olan bu genç ruhlu organizasyonlara emanet edebiliriz. Kısacası kendini tanımlayabilen bir toplum için o toplumun demokrasisinin dinamiklerinin de kendilerini tanımlaması şart. Aksi halde gençlik örgütlerinin başaramadığını sistem partileri için STK'lar başarır hale gelecek.

24 Temmuz 2009 Cuma

YİĞİT ACAR: MAYIN ARAZİLERİNİN TEMİZLENMESİ

Mayın Arazilerin Temizlemesi

Ülkemizin Suriye sınırında, uzunluğu 510 kilometreyi bulan, 216.000 dönüm büyüklüğündeki alanın mayınlardan temizlenmesi konusunda, TBMM’ne onaylanan yasa tasarısı, kamuoyunda önemli tartışmalara ve eleştirilere neden olmaktadır.

Ülkemizdeki 216.000 dönüm gibi, büyük kısmı 1. ve 2. sınıf tarım arazilerinden oluşan alanın, mayınlardan temizlenerek, başta tarımsal alan olmak üzere ülke ekonomisine kazandırılması, herkes tarafından büyük bir memnuniyetle karşılanacaktır. Ancak, mayınlardan temizlenecek alanın ülkemizin sınır bölgesinde ve stratejik açıdan son derece önemli bir bölgede olduğu düşünülürse mayın temizleme işinde kullanılacak yolun, çok önemli olduğunu gerçektir.

TBMM’de oylanan söz konusu yasada;

  • “Mayın temizleme ihalesinin (hizmet satın alınması yoluyla gerçekleşmezse), Hazine’ye ait veya Maliye Bakanlığı’nca idare edilen mayından temizlenecek alanlar ile müstakil kullanımı mümkün olmayan ve bu taşınmazlarla bütünlük teşkil eden Hazine’ye ait diğer taşınmazları tarımsal faaliyetlerde kullandırılmak üzere yükleniciye bırakılması karşılığı yapılması” (md. 2/2)
  • “Tarımsal faaliyetlerde kullanmaya ilişkin ihale süresinin 44 yıla kadar çıkabileceğinin öngörülmesi” (md. 3)

Bu hükümler hukuksal açıdan önemli sakıncalar taşımaktadır.

Ülkemizin bulunduğu kritik coğrafyada; yasanın stratejik, jeopolitik, güvenlik, tarımsal açılardan sorunlar yaratacağı netlik taşımaktadır.

Aslında yapılması gerekenleri kısaca sıralamak gerekirse;

1) Yaptırılacak hizmet karşılığında, taşınmazların 44 yıla kadar varabilecek bir süre ile kullanım hakkının verilmesi, kamu mallarının yönetimi konusunda hukukumuza egemen ilkelerle çelişkili sonuçlar doğuracaktır.

Yasaya göre, mayın temizleme işinin maliyetine karşılık olarak, taşınmazların ne kadar süreyle kullanıma bırakılacağı, yıllık kira bedellerine göre belirlenecek olup, bu belirlemenin herhangi bir ölçüt konmadan sadece Maliye Bakanlığı’nca yapılacak bir yönetsel işleme bırakılmasının sakıncalı olduğu açıktır.

2) Mayın temizleme işinin yapılacağı taşınmazlarla birlikte, bu taşınmazlarla bütünlük oluşturan Hazineye ait başka taşınmazların da kullanım hakkının verilmesiyle; kullanım hakkı verilecek alan 216.000 dönümle sınırlı kalmayacaktır.

3) Mayın temizleme işinin yapılacağı alan, uzun yıllar anlaşmazlık yaşadığımız Suriye ile sınırımızda bulunmaktadır. Dünyada en önemli değer haline gelen su kaynakları açısından son derece zengin ve stratejik bir bölge olması ve dış güçlerce desteklenen bölücü terör örgütünün - PKK - alçakça eylemlerine karşı, sınır güvenliğimizin her şeyden önemli olduğu gerçeği karşısında; mayın temizleme işinin devlet tarafından ya da mutlaka devletin denetiminde yaptırılması zorunludur.

4) Söz konusu arazilerde petrol olduğu iddiaları ve mayın temizleme işinden sonra petrol arama çalışmalarına başlanacağı düşünüldüğünde, arazilerin kullanımının ve maden haklarının mutlaka devlete ait kalması gerekmektedir.

5) Mayınlardan temizlenecek alanlardan elde edilecek tarımsal gelirin boyutu ve bu tarımsal işlerde çalışacak kişilerin istihdamı aracılığıyla ortaya çıkacak sosyal yarar düşünüldüğünde, mayın temizleme işinin maliyeti önemsiz kalmaktadır

6) Türkiye Cumhuriyeti gibi, büyük bir devletin kendi sınırındaki mayın temizleme işini yapması ya da bedeli karşılığında kendi denetiminde yaptırması gerekir. Ülkemizin uluslararası saygınlığı da bunu gerektirir.

Bütün bu eleştirilere ve sakıncalara karşın, AKP hükümeti yasada ısrar etmiş, sakıncalar giderilmeden yasa tasarısı, TBMM Genel Kurul’unda kabul edilmiştir ve Abdullah Gül tarafından onaylanmıştır.

“Dünya artık tek devlet oldu, sınırlar kalktı, Almanya-Fransa arasındaki sınırdan belediye otobüsü ile geçiliyor” gibi en iyi deyimle romantik; ama ülkemiz ve bölgemiz gerçeklerinden uzak gerekçelerle bu işin çözülemeyeceği, hiç kimsenin ikna olmayacağı ortadadır.

Türk Devleti’nin ve Türk Ulusunun gücü bu mayınların temizlenmesine yeterdi. Para da bulunur da temizleyecek kurum da. Türkiye’nin sınırları, emperyalizme karşı büyük ve soylu bir Kurtuluş Savaşı ile çizilmiştir. Bu sınırlar Ulusumuzun atalarımızın bizlerin şerefidir, namusudur. Kimseye peşkeş çekilemez.

Emperyalizme hizmet eden, dini duyguları sömürgen AKP iktidarı artık kendini bitirme noktasına gelmiştir. Kanıtları ortadadır. Dikkatli, emin adımlarla yolumuzda ilerlememiz ve mücadelemizi hukuk içerisinde sonuna kadar vermemiz hepimizin bu ülke için asli görevidir.

22.06.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

YİĞİT ACAR: İNSAN HAKLARI VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ

İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü

“ Geciken adalet, adalet değildir.”

Hakkı korumak hepimizin görevidir. Ülkemizde insan hak ve özgürlüklerinin temel değerleri yasalarda öngörülmüş olmasına rağmen bunlar göz ardı edilerek uygulamalar gerçekleştirilmektedir. Yani teori ile pratik aynı düzlemde değildir. Oysa yoruma hiç açık olmayan, nasıl yapılacağı yasada belirtiliş olmasına rağmen arama, yakalama ve gözaltına alma gibi işlemler bugün polis devleti anlayışıyla sanki kolluğa devredilmiş yetki ve işlemler gibi tertip edilmektedir.

İnsan haklarından bahsedildiği zaman sanki ‘bunlar birileri tarafından söylenmeli sonra da biz onları yerine getirmeliymişiz’ gibi anlaşılıyor. Oysa öyle değildir. İnsan hakları, her birimizin doğmadan önce başlayan, doğduktan sonra devam eden ve hep korunup kollanması gereken, birey olmaktan dolayı hukukun genel kurallarıyla ulusal ve uluslararası kurallarla korunmuş olan haklardır. İnsan hakkı deyince kendiniz için olması gereken neyi düşünüyorsanız o herkes için geçerli olmalıdır.

İnsan hakları, birileri “verin” dediği için değil, devletler, o ülke insanlarının hak ve özgürlüklerini, yaşam haklarını korumak ve kollamak görevleri olduğu için hayata geçirilmek zorundadır. Avrupa Birliği istediği için değil; biz istediğimiz için, ulus olarak bunlara layık olduğumuz için, yurdum insanı bunu hak ettiği için, yasalarımızda yapmamız gereken değişiklikler mevcut.

2009’un başında Gazze’de yaşananlara arka çıkan AB ve ABD, oradaki insanlık dramı sergilenmesinin temel nedenleriydi. Sivillere, masum insanlara, kadın ve çocuklara karşı girişilen bu katliam, gözlerinin önündeydi. Eğer bunun binde biri Türkiye tarafından gerçekleştirilseydi, ambargo, ekonomik sıkıntı ve siyasi baskı görürdük. Ama Ortadoğu’da Amerika’nın jandarmalığına soyunan İsrail bunu gerçekleştirdiği zaman ağabeyleri ona alkış tutuyorlar.

İnsanlar suç işleyebilirler. Suç işleyenler görevleri ne olursa olsun herkesle eşit kabul edilir ve yargılanırlar. Hiç kimsenin yargılanmamak gibi bir ayrıcalığı yoktur. Her makamdaki her insan yargılanabilir, ama yargılama yapılırken savunmanın korumaya çalıştığı hak ve özgürlükler yasal düzenlemeler korunmalıdır. Soruşturma ve kovuşturmalar mutlaka hukuka uygun olmalıdır.

Kişiler hakkında soruşturmalar, kovuşturmaya dönüştüğünde ve o kişi “sanık” sıfatını aldığı andan itibaren, hiç kimse sanığı yargılandığı konuyla ilgili “yargısız infaz”la mahkûm edemez. Sanık suçu sabit olana kadar masum sayılır. Yargılamayı yapılır ama sonuç, yargılama neticesinde verilecek karar ve temyiz aşamasından sonra ortaya çıkacaktır. Çünkü insanlar mahkemece kesin mahkûmiyet kararı verilinceye kadar suçsuzdurlar. Bu “Masumiyet Karinesi”dir. Diğer adı da “Lekelenmeme Hakkıdır”. Hukukun temeli olan bu karineye uyulmadığı takdirde adil yargılanmadan bahsedilemez. Adil yargılanma olmaması durumunda doğacak olumsuz sonuçlar, bunları meydana getiren kamu kişilerini insan hakları ihlalleri nedeniyle sorumluluk altına sokar.

Normalde yargı süreci işlerken sanıkların korunması ve kollaması gereklidir. Cezaevine düşebilirsiniz, tutuklanabilir, hüküm giyebilirsiniz. Sonucunda devletin güveni ve gözetimindesiniz. Devlet dışarıdaki insana ne gibi sağlık ve tedavi hizmeti veriyorsa ondan çok daha fazlasını tutuklu ve hükümlüye vermek zorundadır. Cezaevinde içine düştükleri durumun kendilerinde yarattığı fiziki ve psikolojik sıkıntılar nedeniyle rahatsızlanan kişilerin sağlık haklarının sonuna kadar savunulması gerekir. Devlet yaşam hakkını korumak zorundadır. Yaşam hakkını yitirmiş bir insanı yargılayamazsınız.

Hukuk devletinde yaşayan insanlar; demokratik sosyal devletin şemsiyesi altında olduğunu, temel hak ve özgürlüklerin anayasa ile korunduğunu bilmektedirler. Aksi takdirde bir oligarşik, ya da bir monarşik eylemden sonucunda da faşizan bir polis devleti anlayışı ortaya çıkar.

Hukuka uyulmalı, hukukun üstünlüğüne inanılmalı ve gerçekten suç ve suçlu varsa delilleri ortaya konulduğunda karinelere ve ilkelere uyularak yargılama yapılarak sonuç alınmalıdır. Bir ülke adaleti ne kadar ölçülü dağıtırsa o kadar demokratiktir. Bir ülke farklı düşünceleri ne kadar içselleştirir onları bir bütün haline getirirse o kadar özgürlükçüdür.

İnsan haklarının gelişmesi için mücadele edecek kişilerin ülkemizin kuruluş değerlerini felsefe, Atatürk ilke ve devrimlerini rehber olarak benimsemelilerini ve bu kavramların içini doldurarak hareket etmelilerini tavsiye ederim.

06.07.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

YİĞİT ACAR: ÜLKEMİZDEKİ HUKUKİ SORUNLAR

Ülkemizdeki Hukuki Sorunlar

“ Tarafsızlar aslında taraflarını en baştan seçmiş olanlardır.”

Ülkemiz insanları bağımsızlık savaşını 20.yüzyılın başlarında gerçekleştirmiş, yine aynı yüzyılda bağımsızlığını korumak için uğraşmış, mücadele etmiştir. Kuruluş felsefesini ve cumhuriyetimizin değerlerini korumak için çalışmıştır. Korunup kollanan ilkelerden biri de “Hukuk Devleti” ilkesidir.

Günümüz Türkiye’sinde yargının çok büyük sorunları var. Sorunların temeline inilmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’de 47 tane hukuk fakültesi var ve hiçbir planlama yapılmaksızın hala hukuk fakültesi açılmakta. Hukuk fakültelerinin sayısı günden güne artıyor ama hukuk fakültelerindeki öğretim elemanlarının sayısı artmıyor. Bir ülkede hukukçu sayısının çokluğu o ülkede hukukun tam olarak uygulandığını göstermez. Aslen nicelik değil, nitelik önemlidir.

Türkiye’de 11 bin hâkim ve savcı var. Önlerindeki dosya sayısı çok kabarık, yargının içinde görev alanlar bu kadar dosyanın altından kalkmaya çalışırken çok zorlanıyorlar. Hem adliyelerin fiziki yapısı, hem adliyelere yapılması gereken yatırımların yapılmaması nedeniyle ortaya çıkan tablo, yargının bütçeden aldığı payın azlığı ve yargının oy getirmeyen bir kurum olarak görülmesinden dolayı ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş ülkelerde “seni mahkemeye veririm” demek insanlar için önem taşıyor, aynı zamanda bu bir kültür. Ama ülkemizde rahatlıkla “git beni mahkemeye ver” denilir. Biliniyor ki, yıllarca süren duruşmalar gerçekleşecek ve bu da hakkın alımını zorlaştıracak.

Türkiye cezaevlerinde 31 Ocak tarihi itibariyle 106 bin kişi var. 60 bini tutuklu, geri kalan 46 bini ise hükümlü. Yani hükümlüden çok daha fazla sayıda tutuklu insan var içeride. 2004’te TCK, CMK ve Ceza İnfaz yasalarında yapılan değişiklikler sonucu yargılama süreci uzamıştır. Anayasamızın 2.maddesinde yer alan ilkelerden biri olan “Sosyal devlet”in yapacağı şey, suç işleyeni “gel bakalım” deyip cezaevine atmak değildir. Toplumu gereken şekilde bilgilendirmek ve işlenmiş bir suç varsa cezaevindeyken de insanları eğitmek ve hükümlülük sonunda onları toplumla kazandıracak önlemleri almak gerekir.

Adil yargılanma ilkesi temel olarak bir insan hakkıdır. Herkes masumiyet karinesi gereğince hükmü kesinleşinceye kadar masumdur. Herkes yasalar önünde eşittir. Yasaların işaret ettiği biçimde kısa sürede yasalar uygulanarak, keyfi uygulamalardan kaçınarak ve ilkelere bağlı kalarak yargılama gerçekleşmelidir. Savcı iddia ederken, avukat savunurken, yargıç karar verirken Anayasamıza, yasalarımıza yani Ulusal ve uluslararası mevzuata göre görev yapmalıdır.

Hukuk, hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti deyince üç makam akla gelir: İddia, Hüküm ve Savunma. Bunlar olmadan bir yargılama faaliyetinden bahsedemezsiniz. Yasalarımıza göre savcılar şüpheli ile ilgili hem lehe hem aleyhe olan delilleri toplarlar. Zaten böyle olduğu zaman sözünü etiğimiz adalet gerçekleşebilir. Hukuk hiçbir zaman kişi ayırt etmeksizin, yargılamayı kişiye göre yapmaksızın, herkese eşit olarak uygulanmalıdır. Yargıç ise önüne gelen dosyada sadece şekli bir inceleme yapmak durumunda değildir. Olayın mağdurunu, olayın sanığını ve bunun insan olduğunu gözeterek ve yasaların onlara tanıdığı hak ve özgürlükleri de koruyarak yargısını sürdürmek durumundadır. Hiçbir yargıç ön yargıyla bir dosyayı ele alıp sonuçlandıramaz. Ceza hukukunda maddi gerçeğin bulunması gerektiği ifade edildiğine göre, buna ulaşmadan ve vicdani kanaatini tam olarak tesis etmeden bir hüküm vermemelidir.

Herkes hukuku kendine göre algılayarak hukukla ilgili bazı değerlendirmeler yapıyor. Oysa hukuk herkesin kendine göre algılayabileceği bir sistem değildir. Adalet herkes için olmalı. İster sanık olsun ister mağdur olsun, hukuk içinde kalındığında kendisi hakkında yapılan tüm işlemlerden adil sonuçlar çıktığı konusundan emin olmalıdır.

Her yerde yargı ve hukuk konuşuluyor. Son günlerde her gün medyada yargı ile ilgili, hukukla ilgili haberlere rastlanıyor. Ergenekon adıyla ucu açık olarak yürütülen bir soruşturmada; gözaltına alma, tutuklama, ifade alma haberleri her gün medyada yer almaya devam ediyor. Bütün bunlar hukuka, yargıya olan ilgiyi daha da arttırıyor. Arttırıyor ama aslında ortaya bir tablo çıkıyor. Halkın gözünde yargı küçük düşürülüyor. Eğer bir ülkede yargı bu kadar tartışılır olursa, özellikle yargılama yapan kurumlara güven konusu tartışmaya açılırsa, bundan en çok zarar görecek kurumun da önce yargı kurumu, sonra da ülke demokrasisi olur.

“Ergenekon” denilen bir soruşturmada insanlar tutuklanıyor normal görülüyor, fakat Cumhurbaşkanlığı ile ilgili Sincan Ağır Ceza Mahkemesi karar verdiğinde RTE “Bu bir siyasi karardır” diyor. Hani “Yargı karar verdiği zaman herkes buna uymalı” deniliyordu. Ama beğenilmeyen bir karar verildiği zaman yargıyı “siyasallaşmakla” suçluyor RTE. Türkiye hukuk devleti ise kimsenin ayrıcalığının olmaması gerekir. Anayasa ve yasalar net bir şekilde düzenlenmiştir. “Cumhurbaşkanı vatana ihanet ile suçlandırılır” diyor anayasamız. Ama “vatana ihanet suçu” ne demek? Yani birini öldürme lüksü var mı? Birine hareket etme ya da birini taciz etme lükslerine sahip mi Cumhurbaşkanı?

İnsanların göreve gelmeden önce işledikleri suçlar nedeniyle yargılanmaları hukuk kuralıdır. Hiç kimsenin yargıdan kaçmaya gücü yetemez ve yargıyı kendi emelleri için kullanmamalıdır. Herkes kanun önünde eşittir ve işlediği suçun cezasını yargılama sonunda suçlu bulunursa çekmek zorundadır. Aksi takdirde ülkede, hukuk devleti anlayışından bahsetmek mümkün olmayacaktır.

Bugün ise ülkemizde yargının ve hukukun birilerinin emellerine uygun olarak kullanılması söz konusudur. Bunun için gayretler gösteriliyor, düzenlemeler yapılıyor. Bu nedenle de ülkenin gündemi hep yapay konularla işgal ediliyor. Bazen aynı gün içinde gündem iki kez, üç kez değişiyor. Bu tutum baştan sona yanlıştır. Bir ülkenin vatandaşlarının refah seviyesini yükseltmek için harcanacak olan emek, mesai ve paranın böyle harcanmasını kabul edebilmek mümkün değildir. Özellikle rejim tartışmasının hala yapılaması, irticai yapıların varlığı, Cumhuriyet Devrimcileri’nin, Atatürk’ün Savunucuları’nın mücadelelerinin bugün büyük azimle devam etmesi gerektiğinin göstergesidir.

Türkiye Devleti İstiklal Savaşı ile kazanılan, sınırları kanla çizilen bir cumhuriyettir ve dünyada benzeri yoktur. Atatürk ilke ve devrimleri, laiklik bu ülkenin vazgeçilmezleridir. Anayasanın ilk üç maddesi bu ülkenin kuruluş felsefesi ve ilkeleridir. Bu olmazsa olmazların iyi kavranarak ve özümsenerek hukuki bir mücadelenin ulusal anlamda verilmesi gerçeğinin artık herkes kavramalı.

10.07.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

YİĞİT ACAR'A GÖRE ERGENEKON

Hukuk ve Ergenekon Kuyusu

“Tanrı iradesini hâkim kılmak istediğinde iyi insanları görevli kılarmış, ama kötü insanlar iradelerini hâkim kılmak istediklerinde Tanrı’yı gösterirlermiş.”

Ülkemizde yargı kullanılarak rejim değişikliği gerçekleştirmek adına bir takım olaylar, bir takım soruşturmalar ve yargı üstünde de siyasi oyunlar oynanmaktadır.

Hiç kimsenin yargıyı kullanarak cumhuriyet rejimini değiştirmeye hakkı ve haddi yoktur. Ülkemizin içinden geçtiği tarihi sürece baktığımızda, bizler bağımsızlık için aydınlarımızı, vatandaşlarımızı kaybettik. Ulus olarak büyük bedellerle kazandığımız laik demokratik cumhuriyeti bugün ve bundan sonra kaybetmeye hiç niyetimiz yok.

Ülkemizde 70 milyonun gözü önünde değişik boyutlarıyla bir dava boy gösteriyor. Her gün televizyonlarda bir şeyler açıklamak gereğini hissederek ülkedeki insanlarının kafasını karıştıran kişiler aramızda yaşamakta. Nereye varacağı konusunda hiç kimsenin kestiremediği bir yargısal süreç başlatıldı. Davanın bir ayağı Silivri 13. Ağır Ceza mahkemesinde devam ederken diğer yandan soruşturmalar devam ediyor. Bazı yasaklar var. Ama yasakları dinleyen yok. Bir soruşturma yapıldığı zaman hemen ertesi günü televizyonlara servis ediliyor. Hukuk açıkça çiğneniyor.

Hukuki konuların tartışılacağı yerler, herkese açık olan duruşma salonlarıdır. Mahkemeler orada görülür, ilgili ya da ilgisiz dahi olsa herkese açıktır. Herkes duruşmaları izleme hakkına sahiptir. Ama ülkemizde hükümler neredeyse gazete sayfalarında verilecek. Televizyonda kimileri çıkıp hukukun temel ilkesi olan masumiyet karinesini hiçe sayarak konuşuyor.

Hukuk devletinde soruşturmanın başındaki savcıdır ve soruşturmaya ilişkin yetkilerini kolluğa devredemez. Kolluğu sadece yapılması gerekenler doğrultusunda yetkilendirir. Fakat Türkiye’de kolluğa bir kez kolunuzu kaptırdığınızda sonuna kadar görev onundur. Polis devletinin yolu bu süreçlerden geçiyor. Böylece Anayasamızın 2.maddesindeki hukuk devleti tanımı da alaşağı edilmiş oluyor. Yargı siyasallaşıyor. Yürütme de görev alan Tayyip Erdoğan “ben bu davanın savcısıyım” diyor. Oysa siyasi iktidarın başının görevi bellidir: Yürütme erkine tanınan görev ve yetki sınırları içerisinde sorumluluklarını yerine getirmek. Ama yetmiyor, yeni beklentileri olduğunu ifade ediyor RTE. Hem de aynı süreçte “bırakın mahkeme rahatça çalışsın” demesine karşın. Bu ifadeler beklenti ise seslendirilmesi yanlıştır. Yok, eğer hukukun yönlendirme ise, kesinlikle yargı bağımsızlığına aykırıdır.

Eğer bir kimse suç işlemişse o kimse hakkında soruşturma yapılır, suç işlediğine dair emare ve deliller varsa hakkında kovuşturma açılır ve yargılanarak yasaların öngördüğü cezalara çarptırılır. Ama ulu orta değerlendirmelerle, hayatı boyunca şerefli bir biçimde Atatürk Devrimi doğrultusunda mücadele etmiş insanları cumhuriyet karşıtlığı iddiasıyla yargılamak, haklarında soruşturma yapmak, bugün içinde bulunduğumuz durumda hainliğin resmidir ve toplumda yılgınlık yaratmak içindir.

Kaldı ki herkes suç işleyebilir. Suç işleyenin hak ettiği bir ceza mutlaka vardır. Ama yargılama sürecinde herkes masumiyet karinesi nedeniyle suçsuz kabul edilir. Adil yargılanma ilkelerine uyulması zorunludur. Herkesin sosyal devlet anlayışı içersinde devletin koruması altında sağlık ve yaşam hakkı vardır. Tutuklama bir tedbirdir. Tutuklama cezaya dönüştürülmemelidir. İnsanların yaşam hakkı ya da sağlık hakları söz konusuysa, bunlar öncelikli olarak gözetilmelidir.

Basında “Ergenekon” olarak bilinen soruşturma ucu açık halde devam ediyor. Birinci iddianame ile dava açıldı, ikinci iddianame ile duruşmalara devam edilecek. Ülkemizde Cumhuriyet değerlerine sahip çıkma anlayışıyla hareket eden insanlar, Cumhuriyet mitinglerine katılma suçunu işledikleri iddiasıyla yargılanıyorlar. 2007’deki mitingler anayasal bir hak çerçevesindedir ve suç teşkil etmez iken, Türkiye’nin Nato’ya girmesi ile ülkemiz içinde kurulan Gladyo’nun işlediği ne kadar faili meçhul varsa, ne kadar adaletsizlik varsa, katliamlar, baskı ve terör varsa, bunların hepsi “Ümraniye Soruşturmasının” içine dâhil edilerek bir harman yapılmakta.

Şuan yapılmaya çalışılan olay; “herkese ulaşabiliriz” demektir. Eğer cumhuriyet değerlerine sahip çıkıyorsak, bu değerleri koruyup kollayan insanları, “bu değerlere karşı geldin” diye soruşturmaya tabi tutmak ve onlara ulaşılabildiğini göstermek tertipçiliktir. Demokrasi havarisi kesilen ve demokratik yollarla gelenler bir gün yine demokratik yollarla gideceklerdir.

Aydınlık, çağdaş bir toplumdan yana olan bireyler Cumhuriyet İlkelerini koruyup kollamalı ve bu amaç yolunda görevlilerini mutlaka yerine getirmelidir. Cumhuriyet değerlerinin korunup kollanması için Atatürk ilke ve devrimlerinin kesintisiz bir şekilde sürdürülmesi asli görevimizdir.

Adalet, hukukun üstünlüğüne inanan iktidarlarca ve anayasamızda belirtildiği gibi erklerin birbirleriyle ilişkilerindeki bağımsızlıkları korunarak sağlanır. Yoksa ülkede sonuçsuz kalmış karanlık her olayı Ergenekon kuyusunun içine atarak, adalet sağlanamaz.

Türkiye’nin içinden geçtiği süreçte Cumhuriyetin kaleleri tek tek düşürülmek isteniyor. Fethedilen ve ele geçirilen kaleler artık bir karşı devrimin ayak sesleri oldular. Bu dönemi atlatabilmek için Cumhuriyetimizin felsefesi ve Atatürkçülük eylemsel olarak yaşatılmalıdır.

Ülkenin temel değerlerine sahip çıkmak, kurulan tertiplere karşı mücadele etmek yaşanmakta olan yargı sürecinde artık hepimiz için bir görev olmuştur.

13.07.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

YİĞİT ACAR: ERMENİ DİASPORASI VE TARİHİ GERÇEKLER

Ermeni Diasporası ve Tarihi Gerçekler

“ Amerika, Avrupa ve bütün medeniyet dünyası bilmelidir ki, Türkiye halkı her medeni ve kabiliyetli millet gibi, kayıtsız şartsız hür ve bağımsız yaşamaya karar vermiştir. Bu meşru kararı bozmaya yönelen her kuvvet, Türkiye'nin ebedi düşmanı kalır. “ M. Kemal Atatürk

Soykırım, 1948 yılında Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen sözleşmenin 2. maddesiyle hukuki bir temele oturtulmuştur. Soykırım bir katliamdır. Tanımı 2. Dünya Savaşı’nda Yahudi katliamıyla ortaya çıkmıştır. Bugüne kadar sözleşmeyi 200’e yakın devletin imzaladı. Sözleşmeye göre soykırım etnik, dinsel, ulusal ve ırksal nedenlerle yaşanmaktadır. Belirlenen nedenlere dayalı olarak aynı gruba mensup olanların öldürülmesi, fiziksel, ruhsal işkenceye tabi tutulması, doğumlarının önlenmesi ve çocuklarının bir başka gruba verilerek yaşam koşullarının değiştirilmesi de soykırım suçu sayılır. 1948 Sözleşmesi çerçevesinde dünyada Yahudi katliamı, Bosna ve Raunda katliamlarının soykırım sayılır.

1915 yılında tehcir sırasında yaşanan olayların soykırım olarak kabul edilemez. Soykırım denebilmesi için bu konuda devlet politikası olması gerekir. Oysa Osmanlı Devleti’nin böyle bir politikası bulunmamaktadır. Tehcir, savaşan bir orduya zarar vermeye çalışan çetecilere karşı uygulanmıştır. Osmanlı ordusunun ikmal yollarını kesen, düşmanla işbirliğine giren, cephe gerisindeki sivil halka yönelik katliam uygulayan çetelere ve toplu kalkışmaya karşı, zorunlu göçü uygulamak zorunda kalmıştır. Çıkar amaçlı çapulcuların saldırılarını önlemek amacıyla Ermeni vatandaşların daha güvenli bir bölgeye götürülmüş, tehcir uygulaması dışında kalan Ermenilere ise hiçbir zarar verilmemiştir. Yine Türklere ait toplu mezarları ortaya çıkarılmıştır ve Ermenilere ait toplu mezar yoktur.

1915 olaylarını soykırım olarak kabul eden bir mahkeme kararı yoktur. Osmanlı döneminde gerçekleşen olaylardan Türkiye Cumhuriyeti sorumlu değildir. Bazı ülkelerin aldıkları soykırım kararlarının ise yaptırımı yoktur. Emperyalizmin yalanıdır o kararlar. Kurtuluş Savaşı öncesi İngilizler İstanbul’u işgal ettiklerinde tüm Osmanlı Arşivleri emperyalistlerin ellerindeydi. Soykırım iddiasıyla pek çok Osmanlı yetkilisi Malta’ya sürgün edildi ve orada yargılandılar. Aleyhlerine hiçbir delil bulunmadığı için de hepsi beraat etiler.

ABD’de yaşayan 800.000 Ermeni Amerika Ermeni Meclisi’ni, Fransa’da yaşayan 350 bin Ermeni Uluslararası Toprak ve Kültür Örgütleri Birliği’ni, Almanya’da yaşayan 20.000 Ermeni Alman Ermeni Cemaati ve İngiltere’de yaşayan 15 bin Ermeni ise Ermeni Enformasyon ve Tavsiye Merkezi’ni kurmuşlardır. Bu yapılanların karmasından yönetimi oluşan Ermeni Diasporası’nın diğer parçalarını Kanada, Lübnan, İran gibi ülkelerde görmekteyiz. Diaspora 1973 ila 1984 arasında ASALA terör örgütünü kullanmış 1985 sonrası ise uluslararası yazılı, görsel ve sözel medya sanayisinden yararlanarak Türkiye aleyhine tüm dünyada olumsuz imaj yaratmıştır.

17 Aralık 2004 yılında Avrupa Birliği’ne adaylık müzakerelerinin başlamasının örtülü ön koşulu Alican Sınır Kapısı’nın açılması ve soykırımın tanınmasıydı. Sınırların açılmasıyla hedeflenen Ermenistan’ın ekonomik ve politik gelişmesinin sağlanması ve Ermeni Davası’nın amacı olan büyük Ermenistan’ı kurmaktır. Bu durum için üç aşamalı bir strateji saptamışlardır. Bunlar “üç T” diye kodlayabileceğimiz öncelikle Tanıma, sonra Tazminat, en sonunda ise Toprak talebidir. 1915 olayları, 1915-1923 arası olmuş kabul edilerek olaya Türkiye Cumhuriyeti de bulaştırılmak istenmektedir. Bu yollarla gelecekte tazminat istemenin zemini hazırlanmaktadır. Sigorta poliçeleri, banka hesapları, tapu tespit davaları açılarak Türkiye köşeye sıkıştırılmak istenmektedir.

Ermeni Lobisi’nin asıl niyetleri; toprak ve tazminat taleplerine zemin hazırlamaktır. Ermeni terör örgütü ASALA uluslararası düzeyde görev yapan 41 Türk temsilcisini katletmiştir. Bosna-Hersek’ te Sırp terörünün binlerce Müslüman’ı öldürmesine dünyanın seyirci kalmıştır. Demokrasi şampiyonluğu iddiasındaki ülkelerin parlamentoları da Ermeni Diasporasının etkisinde kalarak 1915 olaylarını soykırım olarak kabul etmeleri ve bunun inkârını suç sayarak hukuka ve ahlaka sığmayan davranışlarda bulunmaktadırlar.

Tarihsel gerçekleri çarpıtarak kin kuşakları yetiştirilmek isteniyor. Dış güçler Türk ulusunun Sevr teslimiyeti yerine Lozan’ı elde etmesini bir türlü unutmamaktadırlar. Yurt dışında ilkokuldan üniversiteye kadar her kademede sözde soykırım tezlerinin okutulmaktadır. Bu nedenle de insanlar önyargılı yetişmekteler.

Yaşanan trajedinin asla bir soykırım değildir. O üzücü olaylar emperyalist devletlerin kışkırtmaları sonucu Ermenilerin ve Türklerin zarar gördüğünü tarihsel gerçektir. Türkiye’nin soykırımla suçlayanlara, aslı İnönü Vakfı’nda bulunan 24 Temmuz 1923’de İsmet İnönü’ye Ermeniler tarafından verilen şükran plaketi verilebilecek en iyi yanıttır.

15.07.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

YİĞİT ACAR: TÜRKİYE ERMENİSTAN SINIR KAPISININ AÇILMASI ÜSTÜNE

Türkiye - Ermenistan Sınır Kapısının Açılması

Türkiye - Ermenistan sınır kapılarının açılmasında anahtar, Dağlık Karabağ sorununun çözümüdür. Günümüzde Ermenistan’ın Yukarı Karabağ’ı işgal etmiş, işgalde 20 bin Azeri’nin ölmüş ve 1 milyon Azeri de göç etmek zorunda bırakılmıştır. Ermenistan bu durumdan bir adım dahi geri atmamıştır.

Sovyetlerin yıkılmasından sonra daha önce özerk bölge olan Dağlık Karabağ, Azeri toprağı sayıldı. Sonrasında Ermeniler buranın %20’sini işgal ettiler. Birleşmiş Milletlerin işgali kınayan ve Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu kabul eden 4 kararı mevcuttur. 2000 yılında Ermeniler bağımsızlıklarını ilan ederek yeni devletlerini kurdular. Anayasalarını hazırladılar ve 2007 yılında Cumhurbaşkanlarını seçtiler. Anayasalarına koydukları Bağımsızlık Bildirisine soykırım iddialarını yerleştirdiler. Kars Antlaşmasını tanımadıklarını bildirdiler. Ağrı Dağı’nı devlet logosu haline getirdiler.

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve Avrupa Konseyi üyesi olan Ermenistan, 86.600 kilometrekare yüz ölçüme sahip Azerbaycan’ın %16sını işgal altında tutarak istila ettiği Dağlık Karabağ ile kendisi arasında tampon bölge yaratmakta istemektedir. 4.400 kilometrekarelik Dağlık Karabağ’da nüfusun %95i Ermeni’dir, bu oranda 170 bin kişi civarındadır. Bugün Ermenistan Dağlık Karabağ dışında Gürcistan’ın Cevahiti Bölgesinde de II. Karabağ istilası yaratmak için çalışmaktadır. 11 Eylül 2001 sonrası Gürcistan’ın toprak bütünlüğü ABD için önemli olduğundan, Amerika şimdilik bu talebin gerçekleşmesini önlemiştir.

Ermenistan genişletilmiş Avrupa Birliği içersinde yer almaktadır. Haliyle yayılımcı politikası nedeniyle AB, sınırların açılması için baskı yapmaktadır. Türkiye’nin komşularıyla sorunlarını barışçıl politikalarla çözmesi esastır ama barış tek yanlı olmaz. Ermenistan anayasasında yer alan Bağımsızlık Bildirisinde değişiklik yapmak zorundadır ve 1921 Kars Antlaşmasını tanıdığını resmen açıklamalıdır. Lozan Antlaşmasını sorgular hale gelmekten vazgeçmelidir. Soykırım iddialarını Tarih Komisyonuna havale etmeli ve oradan çıkacak sonucu kabullenmelidir. İşgal etiği Dağlık Karabağ’dan çekilmelidir. Ermenistan’daki iktidar zihniyeti bu iddialarda yalnız değildir çünkü arkasında güçlü bir diaspora desteği vardır ve buradan beslenmektedir.

Öte yandan Türk Ulusu’nun tarih bilincine tecavüz edilmektedir. Türkiye’nin elinde Kars, Gümrü, Lozan gibi kesinleşmiş sözleşmeler bulunmaktadır. ABD, AB ve Ermeni diasporası tarafından Türkiye tarafı olduğu bu sözleşmeleri “yok” saymaya zorlamaktadır. Türkiye açısından sorun sadece Karabağ sorunu değildir. Diaspora yandaşlarınca Kars Antlaşmasıyla belirlenmiş, Lozan Antlaşmasıyla kesinleşmiş Türkiye-Ermenistan sınırı tanınmamaktadır. ABD Dış İşleri yetkililerinden Bryza’nın bir yıl önce verdiği demeçte sınırların açılması ve Türkiye’nin yapması gerekenler anlatılıyor. Uluslararası bir oyun oynanıyor. Emperyalistler, Türkiye’nin ulusal konuları “ağır bagaj” olarak nitelenmekte ve “Eğer Türkiye bu ağır bagajlardan kurtulursa daha da hafifleyecektir” demektedirler. Amaç Türkiye’nin gardını düşürmektir. Gardı düşmüş bir ülkenin ortak bilinci de yok edilmiş demektir.

Sınır kapılarının açılmasının ekonomik değil tamamen siyasidir. Bazı olaylar ekonomiden çok daha ötede anlamla taşır. Bir dış politika skandalı yaratılarak Türkiye ile dost Azerbaycan'ın arasının açılması hedeflenmektedir. Öncelikle Azerbaycan'ın Ermenistan tarafından işgal edilen toprakları geri verilmeden, Karabağ sorunu çözülmeden, bir milyonu aşkın kişi terk etmek zorunda bırakıldığı yerlerine geri dönmeden ve de Ermenistan tüm dünyaya buralardaki Türklere ait iken değiştirdiği tarihi, sosyal, kültürel varlıklar için özür dilemeden bu kapının açılabilmesi mümkün değildir.

Bir millet iki devlet anlayışını yaşatan ülkeler olarak tarihsel bağımız olan Azerbaycan 'ı da ekonomik ya da benzer tercihler karşısında ve özellikle bir sınır kapısının açılması için kenara koymamızın ve yeni tercihler geliştirmemizin de mümkün değildir. AKP Hükümeti sınır kapısı açıldığında ticaret hacminin artacağını söylemektedir. Türkiye’nin ticaret hacmi ise 130 milyar dolardır. Kapının açılması ile artış, en fazla 500 milyon dolar olacak. Bu kadar küçük bir miktar için Azerbaycan’ı Rusların kucağına itmeye değer mi? Azerbaycan 10 yıl sonra Kafkasya’nın yıldızı olacakken bunu görmezden gelmek, vatanımıza ve ulusumuza ihanettir.

Alican Sınır Kapısının açılmasının sadece belli önkoşullar gerçekleşirse olabilir. Öncelikle Ermeniler, soykırım yalanından vazgeçmeli, anayasalarında mevcut olan ülkemizden toprak talebini çıkartmalı ve 1921’de imzalanan Kars Antlaşması’nın tespitine saygı göstermelidirler. Aksi takdirde 21. yüzyılın en etkili dış politika aracı olan ekonomik ambargoyu devam ettirmemiz zorunluluk arz eder.

17.07.2009

Yiğit ACAR

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi

yigit.acar@yahoo.com

Hasan Şeker'e Göre Ergenekon

HASAN ŞEKER

Bana göre Ergenekon..

Kendi yolundaki köklü ağaçları kesmeye çalışan padişahın ilk balta darbeleriydi. Adımlarını daha da güçlendirmek için bir kaç darbe daha vurdu. Buna da " Dalga" dedi. Herkes gerçekten dalga geçtiğini sandı fakat kendisi ne kadar ciddi olduğunu daha sonraki dalgalarında da gösterdi.. Kendi krallığında kendisine mutluluklar diliyorum. Bir avuç insanı görmezden gelenlerin sonunun ne olduğunu da gelecek nesilin kitaptan okuyacağına inanıyorum.

Bana göre Ergenekon bir dalgadır. Bir kısmımızla dalga geçerken diğer yanımızı bizden uzaklaştırmaya çalışan bir dalga...

KARANLIKTA: Nihan Türkkan'a Göre Ergenekon


NİHAN TÜRKKAN

"sürekli aydınlık için bir dakika karanlık"
bu cümleyi ilk duyduğumda çok küçüktüm ve bir şey anlamamıştım doğrusunu söylemek gerekirse.
her gün saat dokuzda ışıkları bir dakikalığına kapatıp açan insanlarla bugün artık gazete okumaya üşenen insanların ne zaman bu kadar çabuk değiştiklerini anlamaya çalışıyorum.
susurluk, mafya , derin devlet... o zamanlar insanların sürekli tartıştığı konulardı bunlar.
sonra birden bire arkası kesildi, her şeye alışılması gereken bir sabit duruşu vardır güzel ülkemin.
bizde onun bir gereği olarak alıştık, sustuk.
bugün olanlar hakkında o yüzden çok net, saydam yorumlar yapamıyoruz.
tutuklamalar, günlükler , dinlemeler.
olağan karşılıyoruz tüm olan bitenleri...
hukuğa müdahale sözü geçtiğinde taş kesiliveren demokrasimizin temsilcileri de artık ergenekonun varlığını kabul ediyor.ulusalcılık ya da demokrasi kavramları yan yana geldiği zaman akan suların durduğu ülkemizde her niyeyse birileri artık bu konuların konuşulmasının vaktinin gelip de geçmek üzere olduğunu fark ediyor ve bir sabah uyanıp öğreniyoruz; "bizim derin devletimiz varmış."
GARİP. tam anlamıyla garip hem de bize öğretilen türk milleti zekidir, çalışkandır sözünün çok ötesinde garip.
bizim bildiğimiz türkler olabildiğince sığ yaşarlar çünkü.entrikalar, kirli işler bizim dünyamızın çok uzağındadır.
o yüzden sevmeyiz ölülerden konuşmayı.ve o yüzden bir ölüm üstüne "devlet adam öldürür ." sözünü pek ciddiye almayız.hem zaten devlet için ölmek nedir ki? her gün yaptığımız günlük işlerimiz kadar doğal hatta sıradan bir vazife.
bazıları ölerek, bazıları suikast planları yaparak fayda sağlar bu ülkeye...ve devletimizin bekası adına bu gereklidir. biz mışıl mışıl yataklarımızda eksi 30 derecede nöbet tutan askerler sayesinde değil de , devlet için devleti devletten daha fazla düşünen mafyalarımız sayesinde uyuruz farkında olmadan. ve30 derece soğukta bekleyen askerlerle vicdanımızı silkeleriz durmadan.
hayatlarımız, demokrasimiz çoktan çizilmiştir.büyük orta doğu planından bile çok daha önce.
biz masum yataklarımızda, sivil uykularda uyurken derin devletimiz bizim geleceğimiz için masum cinayetler işler.ve bunu bilmesek de görmesek de hissettiğimiz için biz ne ölenlerden ne ölülerden konuşmayı severiz.
aslında onlar aslında olmayan rakamlardır zaten sadece.
karanlıkta.
bugün olup bitenleri en güzel ifade eden kelime bu galiba.karanlıkta yaşıyoruz, biz çok önemli jeopolitik konumu arasına sıkışmış, güzel ülkemin güzel insanları.kime, ne kadar güveneceğimizi bilmiyoruz.
korkuyoruz.sözde serde erkekliğimize yediremediğimiz için de koca koca ergenekon yazan gazete manşetlerini görsek dahi susuyoruz.
derin bir devletin varlığını kabul edip onu biterebileceğini sanan doksanlarda yaşayan insanların ruhunu bir yerlerde bırakalı çok oluyor çünkü.artık derin işlerle ilgilenmek istemiyoruz.istiyoruz ki dava sonuçlansın, birileri açıklama yapsın, birileri ceza aslın. biz işimize bakalım.
bu iş de burda kapansın.
vicdanımız susuyor.içimize sinmese de bazı şeyler böyle olması gerektiğine inandırmışız kendimizi, elden ne gelir?
bir avuç ulusalcı diye kendini kahraman ilan edenlere kıs kıs gülüyoruz. demokrasi adına yapılıyor diyen başbakana da aslında pek inanmıyoruz.
her daim susurluk kazasının adının böyle olması bana "süreki aydınlık için bir dakika karanlık" eylemini yapanların artık susması gerektiği için olduğunu söyler.
ve galiba başarır.
o kazadan beri bizim ülke daimi suskunlukta.
daimi olarak kirlilerini halı altına saklamakta.
karanlıkta!

BİZE GÖRE ERGENEKON ...


Bir çözümsüzlüğün ortasında çözüm üretmek adına genç, yaşlı demeden yazan, düşünen tüm dostları Ergenekon'u yazmaya davet ettik.

Belirli bir perspektifi değil sokağı, gerçeği yansıtan yazılar olacak. Bazılarına hak verecek, bazılarına kızacaksınız; ama gerçekle yüzleşeceksiniz.

Yazılarınızı sarphanuzunoglu@gmail.com 'a fotoğrafınızla beraber yollayın siz de Ergenekon'a dair düşündüklerinizle Turuncu'da yer bulun.

Bir Not

Artık Turuncu dahilinde daha önceden aktif olan Tehlikeli Bölge Projesi'nin haber ve köşe yazılarına da ulaşabilirsiniz.

BASIN BAYRAMI ve ON YILIN BASIN ADAMI ALPER GÖRMÜŞ


Bugün 24 Temmuz Basın Bayramı. Açıkçası var olan şartlar altında basını eleştirmenin ne denli kolay olduğunu açıklamaya bile gerek yok. Belirli büyük sermayelerin etrafında toplanmış Doğan, Ciner ve Türkuaz gibi medya grupları şu an Türkiye'nin başı çeken basın ürünlerine sahipler. Yine Zaman, şaibeli satış rakamıyla da olsa Türkiye'nin en çok satan ve okunan gazetesi konumunda.


Ben bu basın bayramında adet olduğu üzere Türkiye'deki basın çalışanlarının ekonomik durumundan bahsetmek isterdim; ancak durumun vehameti konusunda bir şey yazamayacak kadar optimist olmak istediğim bir dönemdeyim. Başbakanın önerdiği pembe gözlüklerden bir tane alıp bakmadan, kriz beni teğet geçmeden böyle bir yazı yazarsam, muhtemelen asabım bozulacaktır.

Ben bugün Türkiye'de basında yapılan işlerin en önemlilerinden birine imza atan adam üstüne yazmak istiyorum bugün: Alper Görmüş.

Alper Görmüş'ü bir kısmınız Taraf gazetesinin medya eleştirileri yazan aynı anda da akademisyenlik yapan yazarı, bazılarınız Medyakronik geleneğinin yaratıcısı, bazılarınız ise Ordu tarafından baskıyla kapattırılan Nokta'nın genel yayın yönetmeni olarak tanıyorsunuz.

Peki ne yaptı Alper Görmüş?

Bugün gözümüzün önünde yaşanan bu ERGENEKON FACİASI'nın tek sorumlusu Alper Görmüş. Kendisi bu olayı bizim gözümüzün önüne sokmadan önce, AKP de her muhafazakar iktidar gibi ordu baskılarına boyun eğme aşamasındaydı, siyasi cinayetler birbirini izliyordu ve ülkede darbe için gerekli ortam yaratılmak üzereydi.

Bir örgütlenme olduğunu "Derin Devlet" denen şeyin var olduğunu hepimiz biliyorduk; ancak Nokta'da yayınlanan ve askerlerce de sonradan onaylanan "Darbe Günlükleri" bir anda Türkiye'nin gündemine oturdu ve Türkiye sözde kahramanların tarihin akışını bozdukları mazlum ülke olmaktan kurtuldu.

Kendisi bu süreci http://habermerkezi.wordpress.com/2008/10/29/darbe-gunluklerinin-perde-arkasini-anlatti/ adresinde en güzel şekilde anlatmış aslında. Okumakta fayda var; ancak basın bayramında kendisine şeref köşesini ayırmamızın bir nedeni var.

Alper Görmüş Türkiye'de medyanın farklı alanlarına kuşbakışı yaklaşıp detay görmeyi becerebilen nadir insanlardan.

O yüzden Görmüş'ü şu an Türkiye'deki medya kaosunda taraflı da olsa bir değer olarak görmekte ve okumakta fayda var.

3000 sayfalık darbe günlüklerini 3 haftada okuyup editleyerek (elbette doğruladıktan sonra) halkla paylaşmış, Türkiye'nin özgürleşmesine kafa yoran bu adama teşekkür etmek gerekiyor sanırım.



22 Temmuz 2009 Çarşamba

ERGENEKON'A KARŞI OLMAK AKP'YE YANDAŞ OLMAK MIDIR?

İçinden Ergenekon geçen şarkıların yasaklanmasından yanayız elbette bu günlerde. Hatta içinde silah, devrim, karşı devrim, darbe geçen cümleler lanetli. Aslına bakarsanız eskisi gibi bu durum bir kutuplaşmadan kaçmaktan ziyade davanın savcılarının atama sürecinin de davanın da anlamını yitirip bir iktidar muhalefet hegemonya kavgasına dönüşmesi.


Elbette sonucun böyle olacağı daha başlangıçtan ve medyanın olayları ele alış biçiminden belliydi. Taraf Gazetesi'nin davanın ortaya çıkış aşamasında anında Sorosçu Fethullahçı Gladyocu olarak adlandırılması da Cumhuriyet yazarlarının teker teker sorgulanması da süreci bu noktaya hızla taşıyan gelişmeler oldu.

Bizimse olayların dışında olan; ancak doğal olarak olayların yarattığı ortamda en çok gerilenler olarak bir taraf seçmemiz beklendi. Türkiye'de fikir üretmek yerine var olan bir fikrin çatısı altına girmek her daim daha mantıklı geliyor kimi işsevmez düşünmekten haz etmez bünyelere.

Bizim seçimimiz ise oy vermek kadar basit bir eylem olarak algılanmamalı. Ergenekonculuk AKP karşıtlığının saf ve düz hali değildir. Ergenekon'u ve arkasındaki kadroyu yaratan da AKP ve arkasındaki kadroyu yaratan da aynı çıkarlar sistemidir yürekli düşünüldüğünde. Burada ortodoks sol geyiklere girmek istemiyorum; ancak sistemi suçlaya suçlaya bir yere gelinemeyeceğini bilsem de fethullaçı olsun, ordu tabanlı olsun, orduda kadrolaşsın; emniyette kadrolaşsın, tüm kadroların tehlikeli olduğunun farkında olmak gerekiyor.

Kısacası AKP'nin yargı ve emniyet içindeki ağının ne denli güçlendiğini görmek beni mutsuz ediyor. Bir o kadar da ordunun yıllarca statükoya hizmet etmiş ve ABD tarafından destek görmüş, "our boys" kanadının saf dışı bırakılmasını da hayret ve zevkle izliyorum. Türkiye'de ilk kez halk bir başka faşizme boyun eğmek pahasına da olsa postal yalamayı bırakıyor.

Araştırmalardan ilginç sonuçlar geliyor. AKP'ye oy veren gençlerin %34'ü kendilerini Atatürkçü olarak tanımlıyorlar. Atatürk'ün gelse Baykal'ı döveceğine dair geyikler başbakanın ağzında dolanıyor. Böyle muhalefete de böyle iktidara da can kurban derdim ülkeyi dışardan izliyor olsaydım. Bir mahalle kavgasında taraf tutan niteliksiz bebeler gibi biz taraf tutuyoruz ve birileri hırpalanıyor.

Oysa şu mahallenin tüm karanlık çocuklarını adlarını verecek kadar tanıyıp kahramanlaştıralı çok oldu. Kimin dinci gladyoyla, kimin postalcılarla iş birliği halinde olduğunu bilemeyecek kadar salak olmak oldukça zor!

Bu durumda Ergenekon'dan yanayım çünkü AKP'yi sevmiyorum diyen dostlarıma tek tavsiyem, baba baskısından kaçarken koca baskısına yakalanan kadının konumuna kendilerini düşürmeyip, kökleşmiş ve köklenmekte olan iki totaliter bakış açısına da objektif biçimde yaklaşıp her ikisini de yok etme gücüne sahip bir yarının kuruluşunda üstlerine düşeni yapmaları.

Yoksa derebeylik gibi yönetilmeye ve sözde muhaliflerin parti kasalarını doldurmaya devam etmekten başka çıkış görünmüyor.

18 Temmuz 2009 Cumartesi

İdeolojik Bunalımlar Çağı ve Arayışlar - Gramsci, Marx, Atatürk ve Diğerleri

Herhalde insanın aklının dünyayla ilgili üç dönemde fena halde karıştığı gerçeğini ortaya atan ilk insan ben olmayacağım. Öncelikle bu yaş gruplarından bahsedip sonradan meselemize giriş yapıp sizi de sıkmamakta fayda görüyorum. Freud yanlısı olmakla beraber, insanı psikolojik ve fizyolojik gelişim paralelinde inceleyecek kadar uzman olmadığından doğrudan sosyal bir varlık olarak bu bölümlendirmeyi yapacağım.


Birinci aşama muhtemelen fizyolojik tabanlı hormonel bir süreç olan ergenlik. Sosyal ve politik bir varlık olarak insanı bu sürecin bu denli etkilemesinin temelinde de hayatının geri kalanında ona her daim bir referans olacak toplumsal cinsiyet gibi değerlerin yüklenmesi yatıyor.

İkinci aşama ise benim de şu günlerde içinde bulunduğum yirmi'lerin başından 20'lerin ortasına giden süreç. Bu süreç fiziki keşfin neredeyse keşfinin ardından başlayan "ben" arayışı ve muhtemel üniversite ya da iş yaşamının getirdiği aile dışında bir hayatın da varlığının farkına varılmasıyla başlayan ve kişinin artık ulan benim dünyadaki varlığımın bir anlamı olmalı bir şekilde iz bırakmalı, iz bırakmayı öğrenmeliyim dediği sürecin ta kendisi. Yazımız bu süreçle ilgili olacak

Üçüncü süreçse yaşlılık ya da ileri olgunluk diyebileceğimiz düzeyde hortlayan "Ben ne yaptım ya!" süreci. O süreçle ilgili kesin bir fikrim yok ancak 50'sinden sonra Ateist ya da Müslüman hatta şizofren olanları gördükçe böyle bir çağın varlığından emin olabiliyorum.

Gelelim konumuza, kısacası çoğumuz açısından dillendirmek gerekirse "konumumuza".

İdeolojik yelpazede kendimizi konumlandırmak oldukça zor ve dikkat isteyen bir süreç. Şu'yum Bu'yum demekle dünyada bir yere kendinizi koymak mümkün değil, olmamalı da. Öncesinde derin bir araştırma gerekiyor elbette; ancak markalaşmış izm'ler arası seçim konusunda bir şeyler yazmanın zamanı gelmiş de geçiyordu.

Gramsci İkilemi

Bu altbaşlığı koymamın temel nedeni Antonio Gramsci'nin kişisel politik ve düşünsel tarihinin araştırılması halinde ortaya konacak olan tabloyu iyi gözlemlemeyi denemek. Genel olarak Gramsci İtalya'daki işçi sınıfı direnişinde aktif olarak rol alan, komünist partinin faşizme karşı örgütlenme aşamasında proleterya tarafından gerçekleştirilecek devrime inanmış hareketçi bir düşünür. Bu bakımdan Devrimci Gramsci önemli, örgütleyici, lider konumunda bir adamdır.

İkinci Gramsci ise akademik alemlerde tanınan ve sevilen yönüdür Gramsci'nin. Özellikle Kültürel Çalışmalar ekolünden gelenlerin çoğulcu demokratların, liberallerin ve popüler kültür gurularının taptığı bu Gramsci ise açıkçası oyunu kurallarına göre analiz edebilen bir bilim insanıdır.

Peki bizim ikinci kimlik bunalımımızın Gramsci ile alakası nedir?

21 yaşında sol eğilimli düşünceler barındıran her genç günümüzde özgürlükçü sol olarak adlandırdığımız Türkiye'de farklı fraksiyonlar tarafından temsil edilen bir organizasyona kendini yakın hissetmektedir. Daha ziyade Avrupa Solu'na yakın olan bu sol temsil gücünde gençlerin kendilerini bulmalarının temel sebebi ise Avrupa Solu dediğimiz solun o hareketsiz ve tavırsız, kimi aydınların tabiriyle tatlı su soluna kaçan, Kapitalist Demokrasi'ye vitamin tavırlarının daha ehlileştirilmiş görünümü.

Elbette bu yeni sol görüşünün farklı yanları da var. Türkiye şartlarında değerlendirdiğimizde kimse bu yeni sol fraksiyonların etkisiz ve güçsüz olduğunu söyleyemez; ancak sosyalist, komünist ve benzeri çıkarlardan ziyade çoğulcu demokrat çıkarlara hizmet ettikleri de bir gerçek. Kısacası bu "Özgürlükçü Romantik" kesim kapitalizmle büyüyen bir gençlik için daha ideal. Hatta bence bu kesim özellikle üye sayısı göz önüne alındığında AKADEMİK SOL olarak bile adlandırılabilir.

Tabi böyle bir tabir biraz sert kaçmış olabilir; ancak aydınlanmacı sol ile devrimci solu ayırt etmek gerekli. 68 Hareketi'nin bu akademik solla alakası olsa da, kitlesel olarak destek gören 68 olaylarının militan sola ve onun değerlerine daha yakın olduğunu söylemek kesinlikle yanlış olmayacaktır.

Aslında sol da dünyadaki Gramsci algısı gibi iki yönlü algılanıyor Türkiye'de. Popüler kültür sosuna bulanmış, güncel siyaset hamuruna bulanmış bu popüler sol, iç dinamiklerinden uzaklaşıyor, liberal demokrasinin bir parçası haline gelip ekonomik ve sınıfsal kaygılarından uzaklaşıyor. Zaten solun ortak kaygıları bile 70'lerdeki gibi yüzlerce fraksiyona bölünmesine engel olamamışken bir de solun genel kaygılar konusunda konsensusa ulaşamaması solu iyice gülünç hale getiriyor ve ortaya yüzlerce solcu profili çıkarıyor.

Aslında solun olması gereken noktasında olan partiler ise bir avuç olmakla beraber sayıca az üye sahibi olarak güçsüz, marjinal ve itilmiş konuma getiriliyor. Solcular kendi ötekileştirmelerini solun tarihine yapıyorlar ve Devrimci Gramsci'yi gömüp hemen Popüler Kültür ve Siyaset'in salıncağında eğlenmeye başlıyorlar.

Kemalizm, Atatürkçülük, Ulusalcılık ve "Bizden Değildir" Mantığı (!)

Genel olarak Atatürkçülük aydınlanmacı bir akım olarak dünyamıza girdi. Can Yücel dizelerinde Atatürk döneminde gelen modernleşmenin geldiği noktayı şöyle açıklıyor:

"Önce elifba idi, sonra alfabe, sonra abece, şimdi abd..."

Türkiye'nin genel modernleşme sürecinde elbette Atatürk Dönemi'nin (ki bitmiş bir dönem olmasa da şu ankiyle pek alakası olmadığı ortadadır) büyük payı vardır. Hatta aslan payı Atatürk Dönemi'ne aittir. Yalnız, her aydınlanmacı çabanın ardında Atatürk'ü aramak ne kadar doğru ise Atatürkçülük aramak bana kalırsa bir o kadar yanlış ve hastalıklıdır.

Atatürkçülük temel olarak prensipler ve devrimler bütünüdür demek bugün büyük bir hataya düşmektir. Günümüz Atatürkçülük prensipleri ne yazık ki Ulusalcı diye adlandırılan kesimin elinde içleri boşaltılarak aydınlanmacıdan milliyetçiye, yenilikçiden statükocuya, cumhuriyetçiden militariste (ki bu konu militaristten fanatik militariste olarak da irdelenebilir) dönüşmüştür.

Geçen gün birkaç üniversitesi olarak oturduğumuz sofrada yaşadığımız durum ise bunun için güzel bir örnekti. 4 Üniversite öğrencisi doğal olarak bir masada siyaset konuştuğunda konu bir şekilde Laiklik, Kürt Sorunu ve CHP'ye bir şekilde geliyor. Biraz Kemalizm eleştirisi eşliğinde belirttiğim fikirler ardından aldığım tepki "Sen de aydınlıkçısın, sen de ülkeni seviyorsun, reddetsen de sen de Atatürkçü'sün." şeklindeydi.

Bu ülkede garip bir anlayış var. Aydınlıkla ilgili her şeyi Atatürkçülük'le bağdaştırmak hastalık haline gelmiş. Oysa Atatürk Türkiye için bir dönemin başlangıcıydı ve o dönem belki de 1980'de yine Atatürkçülük adına (!) garip bir biçimde sona erdirildi. Tıpkı 27 Mayıs ya da 12 Mart'ta olduğu gibi. 12 Eylül'ün tek farkı bu sefer düşmanın sadece sol ya da sadece sağ değil, ülkenin ta kendisi haline geldiği ve sistemin sistemin üyelerini yönetemezliğinin acizliğini silme arzusuydu. 12 Eylül başarısız iki devrimin diriltemediği 1923 ruhunu sözde çağırıyor özde yok ediyordu. Çünkü 1923 tarihin derinliklerinde kalmıştı ve Sovyetler ve Amerika arasında gidip gelen evrensel denge artık 23'ü tanımak ya da tanımlamak durumunda değildi.

Açıkçası kendi ailem de dahil olmak üzere birçok yakınımı içinde gördüğüm bu Ulusalcı kesimin büyük hatası da 1980 sonrası ile 1980 öncesi Türkiyesi arasındaki farkı kavrayamaması ve darbeyi o dönemintek çözümü olarak görecek kadar kör, zaman zaman Turgut Özal'ı rahmetle anacak kadar kapitalizm yanlısı olmaları.

Burada yaptığım üç analiz de hayatımın şu döneminde etrafımdaki insanların genel olarak dahil olduğu akımlara dair. Aslında Fethullahçı, Milliyetçi, Alperenci ya da Liberal kesimlerin analizini yapmam da gerekiyor ; ancak onları daha geniş bir araştırmayla bir başka yazıda incelemekte fayda görüyorum.




11 Temmuz 2009 Cumartesi

ERİL BAKIŞ



Eskişehir'de 29 Haziran 3 Temmuz 2009 tarihleri arasında düzenlenen Toplumsal Cinsiyet ve Medya Atölyesi düzenlendi. Atölyenin konusu ise kadına görünmez şiddet üzerinde yoğunlaşıyordu. Biz de toplumsal algımızın tozunu almak için kadını kamu alanında da özel alanında da hapseden güce yani erkeklere, kadını, kadınlığı ve kadınlarla ilişkilerini sorduk. Çağdaş kıyafetlerin içinde saklanmış hatta kimilerinin yolu üniversite kampüsüne düşmüş sözde eşitlikçi namus gardiyanlarını da, yaşam kavgasında cinsiyetlerini unutacak kadar hayatlarından ve evlendikleri kadından yabancılaşmış insanları da dinledik. Ortaya çıkan tabloysa görünmez bir küresel savaşın mağduru olarak kadını anlatır nitelikteydi.


Yakınımdaki Kadın Namus, Uzaktaki Kadın Hedef:

23 yaşındaki lisans öğrencisi kadınla erkeğin Batı'da eşit olduğunu ve Batı'da kadına şiddet uygulanmadığını söylüyor, bunuysa eğitime bağlıyor. Aynı öğrenci bir dakika sonra ise kız arkadaşının mini bir kıyafetle çıkamayacağını, ondan izinsiz bir işe kalkışamayacağını kendince yumuşak bir dille ifade ediyor; ancak sokakta şiddete maruz kalan bir kadını koruyacağını söylemeyi de ihmal etmiyor. Bu erdemli davranışı (!) ile kendini meşrulaştıran genç ise bir erkek olarak kendisinin de “açık” giyinen kadınlara baktığını, bunun cinsiyetinin bir gereği olduğunu söylüyor ve topluma karşı kız arkadaşını korumak adına böyle bir şey yaptığında onla konuşmadığını söylemekte sakınca görmüyor. “ Sonuçta ben de erkeğim. ben de o gözle bakıyorum. Ben ona bir yere çıkma dediğimde dışarı çıkmaz, çıkmamalı da zaten.”


55 Yaşındaki berber ise kendisine yöneltilen soruları bir modernite abidesi gibi cevapladıktan hemen sonra konu kendi eşine geldiğinde eşinin isterse komşu kadınlarla dışarı çıkabileceğini söylüyor , kızlarla aile arasında da bir mesafe olmasınınsa kız çocuğunun terbiyesi bakımından gerekli olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyor. Kısacası onun kuralları çerçevesinde bir özgürlük ailesindeki kadınlar için mümkün.


“Kurtlar Sofrasında Kuzuya Gerek Yok”

Elbette Türkiye'de olunca konu bir şekilde siyasete geliyor. Sorulan soru basit. 10 üzerinden 8'lik bir erkek liderle 10 üzerinden 9'luk bir kadın lider arasında bir seçim yapılacak. Eril düzenin matematiği de zayıf olacak ki soruyu sorduğumuz erkeklerin yarısından fazlası ya 9'un 8'den büyük olduğunu bilmiyorlar ya da bir değişken olarak cinsiyet onlar için biyolojik bir durumdan ziyade sosyal bir statü belirtisi halini çoktan almış. Soruya cevap neredeyse ortak. Bir erkek işi olan siyaset kadınlar için fazla kirlidir. Kadınları azize, hemşire ya da öğretmen dışında bir yere koymayan toplum hem eril bilincin yarattığı kirliliğin farkında hem de o kirliliği yok etme potansiyeli olan tek gücü izole etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Seçimlerden önce yapılan anketlerde yarısı kadınları mecliste görmek istiyoruz diyen halk biraz silkelenip kendi olduğunda bilinçaltını açıkça ortaya koyuyor. Sonuç basit: “Karımın bir partide çalışmasını istemem! Politika daha çok erkek işidir. Kadının bir sürü meşguliyeti var zaten.”



Bekaret Masalları: İyi Kadın VS. Kötü Kadın

Erkeğin yakınındaki ve uzağındaki kadınlar olarak ikiye ayırdığı kadınlar elbette belirli kıstaslara göre ayrılıyorlar. Bunlardan biri de şarkı sözü olarak bile sempatik durmayan “Evlenilecek kızlar var evlenilecek kızlar var.” cümlesi. Belki de bu konudaki en ama en vurucu cümle yine üniversite öğrencisinden geliyor. “Kimse ikinci el kadın istemez; ama biz erkekler canımız çektiğinde de o işi başka kadınlarla yaparız,bu böyledir.” İçinde sindirilmiş ve meşrulaştırılmış cehaleti taşıyan bu cümle duyduklarımızın sadece başı oluyor. Bir kadının iyi ya da kötü olmasına dair kıstasları ise onun giyimi, yürüyüşü, duruşu olarak tanımlıyor.


Yoksulluğun Cinsiyeti Yok:

23 Yaşında boyacılıkla geçinen bir erkek ise dört yıllık eşinin şu anda çocuklara baktığı için çalışamadığını; ancak bu hayat kavgasında kendisine uygun bir iş bulursa çalışacağını söylerken aramıza katılan annesiyse bana iş bulun, gelin çocuklara baksın diyerek, hem toplumsal cinsiyet algısının kadın tarafından da üretildiğine kanıt oluyor hem de bana iş bulun cümlesini her tekrar edişinde hayatta olma savaşının ezilen sınıf için aslında tüm eşitlik kavgalarından ziyade insan gibi yaşama hakkında eşitliğe dair bir savaş olduğunu ortaya koyuyor.

Toplumdaki ekonomik çöküntü kadın ve erkeğin eşit olabileceği bir topluma inanan iki üniversite öğrencisinin de gündemi oluyor. Tüm diğer örneklere göre kadına daha barışçıl bakan bu iki öğrenci ise kadın hareketlerinin büyük değişimlere yol açabilecek kadar güçlü olmamasını ekonomik sistemlerdeki çözümsüzlüğe ve bu sistemlerle feminizm arasındaki bağın kurulamamış olmasına bağlıyorlar ve emekçi ya da yoksul ailelerin çizdiği genel Türkiye tablosunda hayatta kalmanın asıl kavga olmasının normal olduğunun altını çiziyorlar.

Tüm sosyal ya da ekonomik toplumsal eşitsizliklere rağmen, kadınların maruz kaldığı şiddet sona ermiyor ya da hayati önemini yitirmiyor. Ne yazık ki Türk Erkeği için morluk, yara ve bereler görünür olmadıkça kadın şiddete maruz kalmış değil. Hatta çoğu zaman fiziksel şiddete savaş açmışçasına coşkuyla fiziksel şiddete karşı kadını koruyan erkekler aynı kadınları ekonomik ve sosyal alanda ezdiklerinin farkında bile değiller. Ayı yavrusunu severken öldürürmüş misali, eril sistem kadını koruma ve kollama adı altında onu köleleştirmesini daha sistematik hale getiriyor hatta bu köleleştirmeyi hızlandırmak için özne olarak kadını bile kullanabiliyor.


Sarphan Uzunoğlu - Ebru Töner





26 Haziran 2009 Cuma

Kıçınızdaki Kottan Fazlasıdır İdeolojiniz!

İdeolojiler dünya tarihinin yönlendirici unsurlarıdır. Bireysel olarak da toplumsal olarak da ideolojilerin etrafında yer alan değişimler, hem ideolojilerin kendilerini yenilemesine hem de yaşadığımız sistemin değişmesine neden olmuşlardır. Çoğu ideoloji sosyal sistemin ekonomik hayat üzerinden nasıl yürüyeceği temeline oturtulmuştur. Marx'ın ya da Smith'in teorilerinde olduğu üzere paranın piyasadaki dolaşımı farklı ideolojilerce farklı şekillerde ele alınmış, altyapı yani maddi varlık üstyapıyı tarih boyunca dengesiz biçimde -ne yazık ki- etkilemiştir.


İdeolojileri bir çok yönden ele almak mümkün. Hayatınıza ideolojilerinizi nasıl yansıttığınız da ideolojilerin sizin isteğiniz dışında hayatınızda nasıl etkin olduğu da ortada. Türkiye'de doğduysanız ki çoğunuz için durum bu sanırım, 1923 yılında kurulan cumhuriyetin genel prensipleriyle artık çok da bağdaşmayan; aksine Hitler Almanyası'nın milliyetçi motifleriyle bir dönem bezenmiş bir temel ideolojinin Özallaştırılmış haliyle baş başasınızdır. Kısacası, farklı ideolojiler arasında git gel yapmış, solu bile en sağ olması gerekenden daha sağ davranabilen bir ülkede zorunlu Atatürkçü olarak dünyaya gelmişsinizdir.

Belirli ön kabulleri yerine getirmeniz şarttır. No: 1

HER TÜRK ASKER DOĞAR

Hayır efendim. Dünyanın neresinde doğarsanız doğun, fiziki özellikleriniz dışında toplumsal cinsiyeti bile var olmamış, ırksız ve dinsizsinizdir. Buna bağlı olarak savunulmaya en muhtaç varlık olarak bedeniniz değil asker doğmak hayatta kalmanın bile tam olarak ne olduğunun bilincinde değildir. Peki sadece biz mi asker doğmuyoruz?

Elbette hayır. Birinci aşamada kabul etmek gerekir ki hiçbir bebek militarist duyguları ve asker miferiyle dünya yolculuğuna başlamıyor. Askerlik de tüm diğer safsatalar gibi insanoğlunun hayvanlar yerine hayvan gibi gördükleriyle savaşmaya başlamasının ardından, kısacası hayvanlaşmasının ardındani, ortaya çıkan bir olgudur.

Tabi Türkiye'de asker doğmak tüm darbelere hak vermek gereksimini de beraberinde gerektirir. Bu aralar sıkça yinelenen bir söylem var: 80 darbesi olmasaydı sokakları kan götürürdü. Cinsel organlarına su fışkırtılan genç kızlar ve çıplak kadın resimleri yapan bir cumhurbaşkanından başka ne getirdi 1980 darbesi Türkiye'ye? Özal dediğinizi duyar gibiyim. Elbette benim memurum işini bilirli, Abdullah Öcalan'lı, Ergenekon'lu, Fethullah Gülen'li, Deniz Baykal'lı, Tayyip Erdoğan'lı Türkiye'nin bu noktaya gelmesinde 80 darbesinin zihinlerde yarattığı o büyük travmanın büyük izi var! İyi ki 1980 oldu ve dış borçta rekorlar kırdık. İyi ki 1980'de asker yönetime el koydu da sol bu ülkede bir daha tutunamayacak kadar zayıf ve işçilerse asla ayaklanamayacak kadar bilinçsiz kaldı.

Hala CHP'yi sol sanmamız büyük bir tesadüf değil mi? 1980 sağ olsun! Kenan Paşa var olsun ve fakat durum chp solcusunun bile ağırına gitmeye başlamış herhalde ki insanlar yavaş yavaş orda dur demeye başlıyorlar. Bir katilden cumhurbaşkanı yaratan ülke yavaş yavaş vicdanıyla cüzdanı arasındaki ayrımı yapıyor gibi.

HER TÜRK MÜSLÜMAN DOĞAR

Türkiye'nin yüzde 99'u müslümanmış. Tabi ki öyle efendim. Siz bu insanların nüfus cüzdanlarının din hanelerini otomatik olarak "Müslüman" etiketiyle döşer, 18 yaşından sonra bu haneyi değiştirme, silme ya da tescil ettirme hakkıyla ilgili de kitleleri bilgilendirmezseniz değil bu ülkenin Vatikan'ın bile yüzde 99'u müslüman olur.

Bir de bu dinin %99'luk oranının nesiyle övünürüz anlayamam? Biz azınlıkları kaçıran, mezhepleri yok sayan faşist bir ülkeyiz demenin neresi güzel ki?

NE MUTLU TÜRK'ÜM DİYENE

Ey maşallah. Kürt olanların, Ermeni olanların ya da bir kez olsun "Hepimiz Ermeni'yiz" demiş olanların hali ortada. Ülkenin kurucusunun ağzından böyle etnosentrik hatta neredeyse ırkçı söylemler çıkarken çok da ümit etmemek lazım belki de.

ÖZETLE

Aslına bakılacak olursa bu bir yeniden merhaba yazısıydı Turuncu'ya uzun zamandır ara verdiğimiz faaliyetlermize geri döndük. Umarım dönüşümüz bazı kafalarda tilkileri dolandırır.



24 Haziran 2009 Çarşamba

Nida'nın Açık Fotoğrafları İçin Tıklayınız

Doğan Medyasından defalarca bahsedildi. Hani basın etiği adı altında. Ancak medyanın %80ine hakim olanlar bildiklerini okuyorlar.

13 hazirandan beri yanıbaşımızda, tarihsel komşumuz İran kaynıyor. Ve hemen dibimizde olanları biz batılı medya kurumları aracılığı ile öğreniyoruz. Peki bizimkiler ne yapıyor? Asla boş durmuyorlar; kalbinden vurulan Nida'nın magazinsel hayatını inceliyorlar. İzmir'de tanışmışlar nişanslısıyla, ne mutlu bize.

Peki sonra ne oluyor? hem başörtüsüyle tanıdığımız güzel bir kadının, açık saçlı görüntülerini yaynlıyorlar. Ölünün dini inancı gereği olsun olmasın, örttüğü saçlarını reyting malzemesi yapıyorlar. Başlık belli, konu belli.

Ölüye saygısı olmayan DMC'yi takip ediyoruz.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Yeni Özgürlükçü Sol ve Ufuk Uras Hakkında Bir Umut Yazısıdır.


Ufuk Uras hakkında bir şeyler söylemenin zamanı geldi de geçiyor.


Bugün yaptığı basın toplantısı Türkiye'de solun kaderi için belirleyici olur mu bilmiyorum; ancak bir başarı öyküsüne dönüşmesine hiçbir mani yok. Eğer başarırsa gelenek melenek dinlemeden içinde bulunacağı yeni harekete nasıl bir seçim strateji izlerlerse izlesinler (bağımsız olsun, parti olsun) oy vereceğim Uras'a ve oluşumuna.:

Türkiye'de sol adına bugüne dek yapılan işler ortadadır. 68 Mirası denerek ortaya konabilecek bir sol yok. bir yanda 1920'lerin solunu sürdürmeye çalışan zihniyet, diğer yanda enternasyonel solun kalıpları arasında sıkışıp kalmış ülkeyle bağını kuramamış bir zihniyet var. Solu şirket gibi yönetmek lazım demiyorum; ancak sol "glocalization" sürecine yavaş yavaş girmeli. Yıllardır insanlar Anadolu'nun Solu diye bağırıyor. yıllardır kürt'lerle dirsek temasında olan bir sol var. yıllardır CHP'ye oy verip CHP'den ve muadillerinden (DSPgibi) bıkan bir sol var.

ÖDP parti programıyla olsun, kadrolarıyla olsun gerçek dünyada varlığını sürdürse bile varlığını bir üst aşamaya taşıyamaz. Bu acı bir gerçek. Aşkın ve Devirmin Partisi 21. yüzyılı yeterince iyi okuyamamış başındaki Ö'nün hakkını verememiştir. Dayanışma'nın D'sine takıı kalmıştır. İttifak arayışlarına girememiş girse de tabanı yüzünden başarısız olmuştur.

Türkiye'de gerçekten AKP'ye alternatif ve dahi RAKİP bir sola ihtiyacı vardır.

Uras'ın kim ya da ne olduğundan çok tanınır bir yüz olmasından ve gençler arasındaki popülaritesinden dolayı yeni solun Kemal Kılıçdaroğlu'su ya da Abdüllatif Şener'i olmaması için bir sebep yoktur.

Parti içinde neler yaşanmıştır bilemem; ama bundan sonra yeni ve temiz bir sola ihtiyaç vardır.



KİTLESEL SOL ŞART

Öncül gereksinim ise kitlesel bir soldur. Kitlesel sol solun ihtiyaçlarına göre kitle değil, kitlenin ihtiyaçlarına göre şekillenen soldur. Kısacası yukarıda glocalization kavramı dahilinde girişini yaptığım çözüm önerisinin temelinde solun artık kitaplardan çıkıp vicdanlarda yürümesi gerektiğine dair bir öneridir.

Zaten TKP'nin yeni başkanı da Sınıf Vicdanı teması üzerinden çalışmalarını yürütüyor. Artık metafizik sayılabilecek bu halkın pek yabancı olmadığı bir terminoloji üretmeyi öğrenmeli sol. Bence Uras'ın MMM (Marx, Muhammed, Mustafa Kemal) üçlemesinin denenmesi bile lazım bu topraklarda.

Biraz popülizmden kimseye zarar gelmez!

15 Haziran 2009 Pazartesi

Sıradan Bir Sohbet (Radiohead)

Tarih; 20 Ekim 2007. Yer; İngiltere Oxfordshire’da sıradan bir park:


Sıradan bir fotoğrafçı yine sıradan görünen beş kişilik bir topluluktan birkaç kare alıyor. Konumlar değişiyor. Sonra birkaç kare daha… Dikkati en ufak tefek olanı çekiyor. Nedense sol gözü kapalı gibi. Saçlarını tarayış biçimi değişik bir trendi çağrıştırıyor. İçlerinde en çok güleni o.Yerinde duramıyor sağa sola laf yetiştiriyor. Onun yüzünden birçok fotoğraf yanıyor. Yine de fotoğrafçı durumdan memnun gibi…


Yarım saat süren çekimlerden sonra beş kişilik grup kısık gözlünün kullandığı bir Fiat Punto’ya biniyor. Aralarından en uzun boylusu şoföre; “Neden bu ufacık arabayı kullanıyorsun anlamıyorum..” demekten kendini alamıyor. Kısık gözlü; “ Çevreyi en az kirleten bu…” diyor. Araba Central Oxford’un dar sokaklarında seyrediyor ve nihayet küçük bir apartmana yanaşıyor. Grup aralarında gülüşerek kısık gözlünün dairesine çıkıyor. Kapıyı güzel bir kadın açıyor. Adı Racheli. Kısa adam Rachel’ın dudağına bir öpücük konduruyor. Adları Agnesii ve Noahiii olan iki yumurcak kısa adamın üzerine atlıyor. Adam çocuklarıyla ilgilenirken diğerleri yani; Ediv, Philv, Colinvi ve Jonnyvii ortasında kocaman bir hindinin buharlar çıkararak durduğu sofraya oturuyorlar. Rachel, çocuklarla ilgilenen erkek arkadaşına; “Thomviii, salatanı soslu mu istiyorsun?” diye soruyor. Thom; “ Fark etmez, yeter ki içinde et olmasın..” diye cevap veriyor. Ed nedense o gün Thom’a vejetaryenliği hakkında takılmıyor.


Yemekten sonra artık bu evde klasikleşen sohbetlerine başlıyorlar. Colin; “ Bu gerçekten çok iyi bir albüm oldu. İlişkilere dair içimizde ne biriktirmişsek kustuk. Başta “In Rainbows” adını çok benimseyememiştim ama şimdi albüme bundan daha uygun bir isim düşünemiyorum.” Thom atılıyor;” Bencede! Bu albüm bizi tamamen yansıttı… Bu bizim klasik albümümüz, Revolver’ımız, Transformer’ımız, Honky Dory’miz ixoldu.” Jonny; “ Thom’un sesinin ön planda olması çok iyi oldu. Zincirlerini zaten solo albümü “The Eraser” la kırmıştı...”


Tarih; 10 Eylül 2005. Yer; Central Oxford, aynı küçük daire:


Rachel odasında çizimleriyle meşgul. Thom ise, oturma odasında kucağında dizüstü bilgisayarı, kafasında kocaman kulaklığıyla ilk ve tek solo albümü olan “The Eraser”ın “Harrowdown Hill” şarkısına söz yazıyor. Şarkı Amerikan hükümeti tarafından düzenlendiği düşünülen Dr. David Kelly suikastı hakkında. Thom, Rachel’ın ünlü sütlü çayını ilk defa kaşları çatık bir şekilde yudumluyor. “Batı kanadı”na karşı içinde biriktirdiği nefret oturma odasını çevreleyen bir auraya dönüşüyor. Dr. David Kelly Amerikan hükümeti için çalışan çok yetenekli bir nükleer silah uzmanıydı. Ve yine Amerika’nın ortadan kaldırdığı yüzlerce tehditten biri oldu. II. Körfez Savaşı sırasında araştırma için defalarca Irak’a gitmiş ve 22 Mayıs 2003’te adı Andrew Gilligan olan bir BBC muhabirine, Irak’ta nükleer silah bulunmadığını söylemişti. Kısa zaman sonra da Oxfordshire’da Harrowdown Hill isimli tepede ölü olarak bulundu. İntihar ettiği bütün gazetelerde duyuruldu. Fakat resmi otopsi raporları durumun kesinlikle bir intihar olmadığını ispatlar derecesindeydi.


Yeniden Thom’un evindeki sohbete dönüyoruz. Colin;” Creep’den beri çok yol kat ettik. Bu dünyadaki görevimizi hakkıyla yapıyoruz. Bir şeyler üretiyoruz ve eleştirmenlerden gelen tepkiler genelde pozitif.”


Tarih 1992 Eylül’ü. Yer; Birleşik Krallık.:


İsmini, 1986 yılında piyasaya sürülen “Talking Headsx” albümü “True Stories”in altıncı parçası (radio head) ndan alan alternatif rock grubu “Radiohead”,”Pablo Honey” adlı ilk albümünün ilk kırk beşliği olan “Creep”i yayınlıyor. Bir İngiltere radyosu olan “Radio 1” parçayı, çok depresif bulduğundan çalma listesine almıyor. Belli bir zaman sonra parça o kadar çok seviliyor ki “Radiohead” bu şarkıyla anılmaya başlıyor. Ve 2005 Martında, müzik dünyasında çok saygın bir yere sahip olan “Q Magazine” dergisi “Creep”i “gelmiş geçmiş en iyi gitar şarkıları” listesinde on beşinci sıraya yerleştiriyor.


Yer Thom’un dairesi. Söyleşi devam ediyor. Phil; “ Pablo Honey’den sonra yaptığımız “The Bends” albümü… Biliyorsunuz, her zaman benim favorimdi. Sistemi eleştirmeye o zaman başladık. “Fake Plastic Trees” ve “Street Spirit” albüme hükmetmişti. Jonny; “ “Street Spirit”i ne zaman ansak aklıma aynı şey geliyor… Thom’un şarkı için yaptığı o röportaj. İyi gizem katmıştın parçaya(gülümser)…” Thom( Gülümseyerek) ; Eminim, “bu şarkıyı ben yazmadım” deyişimden bahsediyorsun(gülümser). Hissettiklerimi söyledim sadece… Biliyorsunuz şarkıyı on dakikada yazdım. Yani yazmışım. Bitirdiğimde, gerçekten bütün benliğimle “bunu ben yazmamışım” gibi hissettim.(gülümser). Ed; ”Eğer kronolojik sohbetimize devam edeceksek, OK Computer deyip bahsi açıyorum!(gülümser)”. Ed’i dinledikten sonra Thom’un bakışları anlamsızlaşıyor. Belli ki dalıp gidiyor o an; “Evet” diyor. “Evet. Doruk noktamız…” cümlesini bitirirken gülümsüyor…


Tarih 24 Mayıs 1998. Yer; REMxi solisti Michael Stipe’ın Amerika’daki evi:


Thom, 12 Temmuz 1997’de üçüncü stüdyo albümleri “OK Computer” yayınlandıktan sonra ağır bir depresyon yaşamıştı. Oysa albüm birçok eleştirmene göre gelmiş geçmiş en iyi albümdü. O yıl düzenlenen Grammy Ödülleri’nde en iyi alternatif müzik albümü ödülünü almıştı. Kayıt, çağımızın bunalımlarını içli bir şekilde anlatan bir konsept eserdi. Thom hayatında iki trafik kazası geçirdi. Birisinde neredeyse ölüyordu. Bu sebepten ; “Airbag” parçasında hayatta kaldığı için şükretti. “Paranoid Andrroid” te paranoyağım ama en azından insanım, bir robot değilim dedi, “Suterranean Homesick Alien” da dünyadaki acılardan bunalıp uzaylıların onu yanına almasını diledi, “Exit Music” te Romeo olup Juliet’i evinden kaçırdı ve ailesine lanet okudu, “Let Down” da belediye otobüslerindeki insanların yüzlerinden, anakent düzeninin sebep olduğu bunalımı gözlemledi ve onlar için ağladı , “Karma Police” te sevmedikleri işlerde çalışan insanların yavaş yavaş ölen ruhlarını konu aldı, “Fitter Happier” da bencilliğe küfretti, “Electioneering” de IMF’i hedef seçti, “Climbing Up to Walls” da sevdiğine senin “içindeyim” diyerek teminatların en büyüğünü verdi, “No Surpsises” da bıktım hepinizden deyip evine huzuru bulmaya gitti, neyse ki “ Lucky” de şansı döndü ve “Tourist” ile de “yavaş yavaş” eserini bitirdi. Sorun çok iyi bir iş çıkarmaları ve dolayısıyla burunlarının havaya kalkmasıydı. Diğer üyeler bu sıkıntıyı kolay atlattı fakat Thom’un durumu daha ağırdı. Şimdi olduğu Thom, gerçek Thom değildi. Böbürlenen havalı birisi olmuştu. Bir anda bulutların arasına yükselmiş, bu tutumunun sonuçları gözünün önüne serilince de bir o kadar hızlı yere çarpmıştı. O gün, uzun sohbetlerden sonra, Stipe Thom’a; “Yeniden ayağa kalkıp koşmalısın! Bana söz ver…”dedi.


Bir buçuk iki yıl sonra Thom içindeki insani değerlerine yeniden kavuştu. Sanatçı ego’sundan tamamen sıyrıldı. Bir röportajda muhabirin; “Thom, insanlar seni çok seviyor. Ne düşünüyorsun?” sorusuna yüzü kızarmış kafası önde, gülümseyerek;” Defol git başımdan!”dedi. Yeniden beş yıllık eski deri montunu giyerek Oxfordshire’da tek başına dolaşmaya başladı. İşin ilginç yanı hayranları da Thom’a onun istediği gibi yaklaşıyordu. Thom’a sokakta tek başına rastladıklarında çığlıklar atarak üstüne atılmak yerine, iyi günler deyip yanından geçiyorlardı. Thom gerçekten de ayağa kalmış koşmaya başlamıştı, “küçük bir açı kırılmasıyla” ileriye.
Radiohead Bir “gitar grubu” olmaktan sıkılıyordu. Eline her gitar alanın albüm yapıp MTV’ye çıkması bunun nedenlerinden biriydi. 2000 yılına gelindiğinde ellerinde 21 yeni şarkı vardı. Bu şarkıları bir yıl arayla iki albüm olarak yayınladılar. Kid A (2000) ve Amnesiac (2001). Önceki üç albümdeki rock parçaları yerini emprovize, deneysel, synthezizer ağırlıklı parçalara bıraktı. Satışlar çok iyi gitti. Amnesiac’ dan sonra çalışmalara çok az ara verip 2003 ‘te tamamen politik içerikli “Hail to the Theif” albümünü yaptılar. Bu albümde de elektronik altyapıyı terk etmediler.
Bütün bunlar Thom’un kafasından Ed’e cevap verdikten hemen sonra birkaç dakika içinde geçti. Biraz durakladı. Sonra; “her şeye değerdi!”dedi. “Her şeye değerdi. TV de ilk kez, bir konserinde Brain Mayxii’i gördüğüm andan itibaren müzik yapmak istiyordum. Bunu gerçekleştirdim. Evet, bu her şeye deydi.” Diğer grup üyeleri bir süre Thom’a gülümseyerek baktılar.


Herkes susmuşken birden Rachel atılıyor: “Thom geç kalacaksın..” Thom;” Biliyorum hayatım..”diyor. Arkadaşlarına şimdi Londra’ya doğru yola çıkacağını söylüyor. Thom uzun zamandır bir sivil toplum kuruluşu olan “Friends of the Earth”ün en önemli sponsoru. Bu kuruluş yıllardır İngiltere hükümetine küresel ısınma ile ilgili yasa çıkarması için baskı yapıyor. Bir nevi çevreyi koruma örgütü. O gün Thom düzenlenecek toplantıda konuşacak.
Kısa adam kız arkadaşını ve çocuklarını öpüyor ve grup evden çıkıyor. Giyimleri çok sıradan görünen grup kısık gözlünün arabasına varmak için caddeyi geçiyor. Sokakta hiç kimse gruba bir dönüp bakmıyor bile. Kısık gözlü, arkadaşlarını evlerine bırakıyor. Sonra Londra’ya doğru yola çıkıyor.


Birkaç saat sonra, Londra Underwood Sokağı’ndaki “Friends of the Earth” merkez konferans salonu…


Toplantı başlıyor. Kürsüdeki sunucu; ”Şimdi dostlarımızdan biri geliyor. Thomas Edward Yorke!”. Arka koltuklarda oturan sıradan görünümlü bir adam ayağa kalkıyor. Gülümseyerek kürsüye doğru yürüyor. Saçını tarayış biçimi değişik bir trendi çağrıştırıyor. Nedense mütemadiyen göz kırpıyor. Basamaklardan çıkıyor ve inecek gibi görünmüyor…


Not: Bu öyküde, yazarın yaptığı karakter tasvirleri, bu karakterlerin özel düşünceleri ve hareketleriyle birlikte öyküde gerçekleşen olaylar ve tarihiten alıntılar tümüyle gerçektir.



i Rachel Owen; Thomas Edward Yorke’un hayat arkadaşı. Oxford Printmakers' Cooperative de grafiker olarak çalışıyor.
ii Agnes; Rachel ve Thom’un 4 yaşındaki kızları.
iii Noah; Rachel ve Thom’un 7 yaşındaki oğulları.
iv Edward John O'Brien; Radiohead’in ritim gitaristi ve yardımcı vokalisti.Kullandığı diğer enstrümanlar;, perküsyon.
v Philip "Phil" James Selway; Radiohead’in davulcusu.
vi Colin Charles Greenwood; Radiohead’in basisti. Ayrıca Jonny Greenwood’un kardeşi.
vii Jonathan "Jonny" Richard Guy Greenwood; Radiohead’in ses efektleri uzmanı, gitaristi ve Colin Greenwood’un kardeşi. Kullandığı diğer enstrümanlar; organ, synthesizer, piano, recorder.
viii Thomas Edward Yorke; Radiohead’in frontman’i. Aynı zamanda grubun söz yazarı, gitaristi, piyanisti.
ix Sırasıyla The Beatles, Lou Reed ve David Bowie’nin yaratıcılıklarının doruğunda çıkardığı albümler.
x Punk akımının öncülerinden olan New Yorke’lu müzik grubu.
xi Amerikalı Alternatif rock grubu.
xii Efsanevi Queen grubunun lead gitaristi.


Türk-E Dergi Arşivinden

http://turkedergi.com/okuyorum.php?sayfa=66

 
Elegant de BlogMundi